Lütfen bekleyin...

‘sinema’

mission : impossible – ghost protocol

yılın son ayında güzel filmlere doydum. mission impossible’ da ziyadesiyle keyiflendim.

bazen seyredecek film bulamazken bazen de önce hangisine gitsem ikilemi yaşıyorum.

afis2 mission : impossible   ghost protocol

bir akşam saat 21 civarı çalan telefonumla üç arkadaş kendimizi 22.10 seansında bulduk.

burak bey‘ i kandırabilirsem ikinci kez gitme planlarım var, kendisi henüz filmi seyretmedi.

sinemada seyredilir bu film diyorum ve boş gezen olarak ikinci fırsatımı kolluyorum.

şimdiki kısmı henüz seyretmeyenler okumasın;

//en çok da kötü ajan sarı kızı sevdim – ki aşağıda filmden bir karesi var//

————–
- blue is glue
+ and red?
- death!
————–
bir de ethan burç dubai’ de yürümüş koşmuş tırmanmış zıplayarak camdan içeri girmiş tam düşecekken ekürisi tarafından paçadan yakalanmış kurtulmuş vs aksiyon dolu dakikalar yaşarken biz bilgisayarcı başının içeri girip çok yoruldum ama etiketleri değiştirmeyi başardım gibi bi cümle kurmasıyla tam anlamıyla “koptuk”
————–
lost’ taki sawyer abiyi görür gibi olduk bi ama neyse..

afis01 mission : impossible   ghost protocol

sherlock holmes : game of shadows

serinin ilk filmini fazlasıyla beğendiğimi belirtmiştim yaklaşık bir yıl önceki postumda

ikinci film çok daha keyifliydi.

(guy ritchie az yesin az konuşsun az uyusun çok film çeksin diyor iç sesim)

yine boks, yine slow motionlar yine tadına doyumsuz bir heyecan.

afis sherlock holmes : game of shadows

tekrar gideyim diyorum arkadaşlarla a dostlar. bu kadar abarttım.

böyle de film çekilmez ki!

killer elite

killer elite killer elite

film seçimini eşim burakbakay‘ a bırakınca tahmin etmeliydim vurmalı kırmalı, transporter’ daki adamlı filme gideceğimi.

robert de niro ve clive owen‘ ın da olduğunu öğrenince iyi bari bu adamlar kurtarır en azından diye söylene söylene girdim salona.

aslında severim aksiyon filmlerini ama transporter‘ cı jason olunca filmin içinde biraz huzursuzlandım istemeden.

başından sonuna kadar güçlü aksiyon sahneleriyle salonu yerine çivileyen film bir anda ikinci yarı için kesilince salondan “hadi be, burda da kesilir mi” türünden (işin içine argo da karıştı) tepkiler aldı.

tepkiler işe yaramış olacak ki 15 sn sonra filme devam edildi arasız.

prison break’ ten tanıdığım maykıl’ ın ağabeyini (dominic purcell) tam bir türk’e benzetmişler, söylemeden geçesim gelmedi.

robert de niro, tonton dede olmuş artık. bakmayın dede dediğime, sağlam yumruk atıyordu bazı sahnelerde.

clive owen biraz arka planda kalmış gibi gelse de filmin çıtasını yükselten bir etken sonuçlar bazında. bmw film series‘ teki cool tarzını yitirmeden filmi bitiriyor.

jason statham başrolde desem yanlış olmaz. adam eski kurtlara arkasını dayamış ve film çekmiş!

takdir edersiniz ki kendisi araba kovalama sahneleri olmadan bir filmde oynamaz, bu filmde de değişen bir şey olmamış.

gerçi araba takip sahneniz de aksiyon filmi çekilmiyor sanırım.

yaşanmış bir hikayeden (based on a true story) yola çıkan film 8/10 aldı benden.

(film konusunda yorumlarını okumadan geçmediğim nedim hazar, sanıyorum ki klasik bir aksiyon filmi diyerek benim kadar üzerinde durmazdı bile)

hanna

hanna hanna

anlamsız bir şekilde çok beğendiğim film oldu. başta çok iyi giderken sonra noldu anlamadım, birden bire hanna bitiverdi.

aksiyon sahneleri yormadan panik etti beni, chemical brothers‘ ın payı da büyük tabi.

eric bana ve cate blanchett daha da seyredilebilir kılmış, esas kızımızın performansına takacak kulp bulamadım zaten.

hanna‘ nın ölüm makinesi olup çocuksu masumiyeti, güzel koşusu, cate ablamızın dişlerini fırçalama sahneleri, yeşil ayakkabıları beni mutlu etmişti.

ve seyreden herkes gibi benim de dilime bir ıslık dolandı, hay bin chemicals!

filmin sonlarına doğru dağıldık konu olarak ama başları gerçekten sağlamdı.

“i just missed your heart”

prince of persia: the sands of time

filmi seyredeli çok olmuştu ama draft kısmına atmışım kalmış orada uzunca süredir.

prince of persia oyununu bilmem ama filmi oldukca keyifliydi. bir tarih sever olarak beni senaryonun içine alan filmler beni her zaman mutlu etmiştir.

poster prince of persia: the sands of time

eşim seyrederken bazı sahneler için oyundakinin aynısı şeklinde yorumlar yapmıştı.

kum ve toz kokulu, sarının tonlarının hakim olduğu, iran‘ı merak etmeme sebep olan bu film tavsiyedir bir sinema sever olarak.

hür adam

üstad‘ ı oynayan oyuncu çok başarılıydı. o kadar iyi oynamış ki, üstad’ ın savunduklarına karşı mesafeli duranlardan “o duruşuna hayran oldum” şeklinde yorum yapanlar dahi oldu.

hur adam 1 hür adam,

hayatını daha önceden okuduğum için olayları ekranda görünce duygularıma bir haller oldu, tutamadım kendimi.

aşağıda filmden kesitler var, gidin bir seyredin derim, içinizde bir yerlere mutlaka  bir şeyler olacaktır siz istemeden.

belki olumlu belki olumsuz  -kime göre neye göre-

film daha gösterime girmeden davalık oldu, çok az sayıda salonda gösterime girdi!

aynen filmdeki gibi yani!

hur adam 3 hür adam

hüseyin gülerce şöyle demiş film için: “..Kayığa yalnız binersiniz ama ayak izlerinize basarak yürüyen yeni bir nesil, dünyaları kucaklayan milyonlara ulaşır. Ufuk enginliği ve istikamet önemli..”(11 ocak 2011 zaman gazetesindeki yazısı)

sinemaya gitmeden önce mutlaka, bu film hakkında bir yazısı var mı acaba diyerek takip ettiğim nedim hazar‘ ın yorumları da okunmalı kesinlikle;

Hür Adam (1): Va Esefa!

Hür Adam(2) : İnancın tereddüde başkaldırısı!

Hür Adam: Kul olmak hür olmaktır!

film hakkında daha detaylı bilgi için;

huradam.com.tr

facebook.com/HurAdamFilm2011

new york’ta beş minare

mahsun kırmızıgül’ ün yönetmenliğini bilmem. tekniğini bilmem. tarzını bilmem. benim yorumlarım sadece film ve bendeki etkileri üzerine olacak birazdan.

şimdiye dek bu kadar hassas konularda böylesine cesur ve  objektif bir film seyretmedim. hadi canım diyenler olacaktır tabi ama seyretmedim, rastlamadım henüz.

varsa tavsiyesi olan iletişim bölümünden filmin ismini gönderebilir ve ben de seyretmeye çalışırım memnuniyetle.

beklentisiz gitmiştim ne de olsa yine Türk filmi diyerek ama utandırdı beni bu film.

hollywood meğersem sadece tepenin yamacında yazan bir yazıymış..

New Yorkta Bes Minare afis new yorkta beş minare

inception

leonardo di caprio benim için titanik olmaktan çıkmıştı çoktan. bir kaç sene önce seyretmiştim o filmini de, ayıp olmasın düşüncesiyle.

bu adamın bütün filmleri seyredilir fikrime bir de filmin mimarlıkla olan bağlantısı eklenince evde değil sinemada seyredelim dedik , ne iyi ettik..

inception poster inception

en güzel sahnesi teker teker olan patlamalardı kanaatimce (cafe ortamı, esas kız ve er kişi karşılıklı konuşurlar)

hala daha seyretmeyenler için trailer da geldi bile;

clash of the titans

aslında bal filmi için sıraya girip rezerve biletlerimizi alacakken eşimin “şunu mu seyretsek ki” diye bir fikir atması sonucu kendimizi clash of the titans‘ ın salonunda bulduk. filmle alakalı hiçbir bilgim olmadığından korku filmi zannıyla girdim salona, afiş sağolsun.

clash of the titans clash of the titans

aa avatar‘ daki adam vs derken ilk yarı bitti, çok beğenmiştim niye bilmem, ikinci yarı bitti off çok güzeldi diye yorumladım. şimdi düşünüyorum da, gerek yokmuş sinemaya gitmeye. esas oğlan gurur yapıp yardım almam havalarındayken kararından vazgeçmiş olacak ki birden bire pegasus‘ un tepesinde gördük kendisini..insanoğlu değişiğiz vesselam..Türk olsun olmasın herkeste var demek ki “babam sağolsun” klasiği..

bu arada pegasus ismi nerden geliyormuş öğrenmiş oldum film sayesinde, havayolu için güzel bir isim olmuş.

sinema clash of the titans

bir de ilk kez palladium‘ da bir film seyrettim ve sinema girişine hayran kaldım, matrix‘ e giriyor gibi olduk içimde kalırdı söylemeseydim.

alice in wonderland

ilkokuldayken okuduğum hikayesiyle pek de ilgilimi çekmeyen alice in wonderland, yani “alis(alice değil!) harikalar diyarında” hayal gücü ve teknolojiyle birleşince seyrettirdi kendisini. mekansal tasarımlar güzel, makyaj güzel, en çok da kedi güzel..johnny depp o her zamanki yürüyüşüyle yine kurtarmış filmi.

0017 alice in wonderland

çok fazla beklentiyle seyretmedim dolayısıyla hayal kırıklığım olmadı. tim burton imzasıyla keyifli vakit geçirtti alice. acaba baş roldeki hanım kızımız daha tanıdık bir sima olsaydı daha mı çekici gelirdi ki film bilemedim. bir de white queen çok eğreti durmuş sankim, onu da bilemedim..