<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>mimartuba &#187; kitap</title>
	<atom:link href="http://www.mimartuba.com/category/kitap/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.mimartuba.com</link>
	<description>mimartuba; mimari projeleri, çizimleri, dekorasyon haberleri</description>
	<lastBuildDate>Sun, 08 Jan 2012 16:57:53 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.1</generator>
<xhtml:meta xmlns:xhtml="http://www.w3.org/1999/xhtml" name="robots" content="noindex" />
		<item>
		<title>vitrinde yaşamak</title>
		<link>http://www.mimartuba.com/vitrinde-yasamak/</link>
		<comments>http://www.mimartuba.com/vitrinde-yasamak/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 26 Dec 2011 13:45:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[kitap]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mimartuba.com/?p=1564</guid>
		<description><![CDATA[nurdan gürbilek&#8216; in &#8220;vitrinde yaşamak&#8221; adlı kitabından aldığım notlar; 80&#8242;ler bir yandan çerçevesini baskının, yasağın, devlet şiddetinin çizdiği bir dönemdi. Bir yandan da, bu toplumun daha az tanışık olduğu bir başka iktidar biçiminin, ilk balaşta kendini bir kurumsuzluk olarak sunan, yasaklayıcı değiloluşturucu, kışkırtıcı, içerici bir iktidann etkili olduğu yıllardı. Bu iki özelliğe, 80&#8242;lerin bu iki [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em> nurdan gürbilek</em>&#8216; in &#8220;<strong>vitrinde yaşamak</strong>&#8221; adlı kitabından aldığım notlar; <img class="alignright size-medium wp-image-1565" title="kapak" src="http://www.mimartuba.com/wp-content/uploads/kapak3-300x300.jpg" alt="kapak3 300x300 vitrinde yaşamak" width="300" height="300" /></p>
<ul>
<li>80&#8242;ler bir yandan çerçevesini baskının, yasağın, devlet şiddetinin çizdiği bir dönemdi. Bir yandan da, bu toplumun daha az tanışık olduğu bir başka iktidar biçiminin, ilk balaşta kendini bir kurumsuzluk olarak sunan, yasaklayıcı değiloluşturucu, kışkırtıcı, içerici bir iktidann etkili olduğu yıllardı. Bu iki özelliğe, 80&#8242;lerin bu iki ayn yüzüne ilk balaşta bir öncelik-sonralık sorunu olarak balalabilir; 80&#8242;lerin ilk yarısına darbenin, baskının, şiddetin; ikinci yansına görece özgürleşmenin, daha modern, daha sivil bir iktidann damgasını vurduğu söylenebilir. Ama daha dikkatle baktığımızda bir şeyi fark edeceğiz: Bu iki strateji 80&#8242;ler boyunca hiçbir zaman birbirinin yerini almadı; hep birbirini çağıran, etkili olabilmek için birbirine ihtiyaç duyan, meşruluklannı birbirine borçlu biçimler olmayı sürdürdüler.</li>
</ul>
<ul>
<li>80&#8242;lerde genellikle &#8220;arabesk&#8221; adı altında toplan müzik tarzlan, yaygınlık ve üretkenliklerini, kendi kültürlerinden kopmuş, ama şehir kültürünün de parçası olamamış, her ikisine de yabancı insanların varlığına olduğu kadar, bu sentetik dili müzikte yeniden üretebilmelerine, müziği organik bir sentez oluşturamayacak kadar farklı tarihlere sahip türlerden (Arap müziği, taverna müziği, pop müzik, Türk müziği, türkü ya da marş) alıntılara yer veren bir yüzeye dönüştürmüş olmalarına da borçluydu. Aynı zamanda, bir zamanlar parçası olduklan ortamla organik bağını koparmış bu türleri taklit etme ve bozarak kullanabilme becerisine.</li>
</ul>
<ul>
<li> Turist bugün gelip yarın giden kişiyse eğer, yabancı da bugün gelip yarın gidemeyen, geri dönme imkanı olmayan kişidir. Bu tanımdan yola çıkarak, arabeskin şehirdeki yabancıya, şehre yabancı olana seslendiği söylenebilir. Şehre gelip köye dönme imkanı olmayan, ne köylü ne şehirli olanın müziğidir arabesk. Hapse giren, çıktığında bıraktığı ortama geri dönme imkanı olmayan, hem içeride hem dışarıda olan devrimcinin müziği. Ama turistin bakışından farklı olarak, hem &#8220;içerisi&#8221;ni, hem &#8220;dışarısı&#8221;nı içerebilir bu bakış; farklı zamanlarda yaşanmış, farklı tarihleri olan kültürleri birer simge olarak yan yana getirerek. Saz ya da synthesizer, Arapça ya da Türkçe, kadercilik ya da devrimcilik, demokratlık ya da jakobenlik orada bir simge, bir görüntü olarak içerilmiştir. Başlangıçta yolda dinlenen bir müzikti arabesk; uzun yolda, şehirlerarası otobüslerin terminallerinde, konaklama yerlerinde, şehir merkeziyle gecekondular arasında işleyen minibüslerde.</li>
</ul>
<ul>
<li>Arabesk dediğimiz dil, içinde fazla kalmadan başkalarıyla birlikte dolaşabileceğimiz mekanlar sunuyor bize. Bu bir taverna olabilir, bir meyhane olabilir, Ahmet Kaya&#8217;da olduğu gibi bir zamanlar devrimcilerin düzenlediği &#8220;geceler” olabilir, ya da bazen Selda&#8217;da olduğu gibi bir yürüyüş.</li>
</ul>
<ul>
<li>Reklamcılığın gelişmesinden önce de mallar vitrinlerde sergileniyordu; o zaman da mallar, emek ürünü olduğunu gizleyen bir kimlikle çıkıyordu karşımıza. Reklamcılık yeni bir dünya yaratmadı; yalnızca patronları da &#8220;özgürleştirdi&#8221;. Bir de seyirlik toplumun sınırlarını genişletti; basını, televizyonu ve billboard&#8217;larıyla heryeri bir vitrine dönüştürdü.</li>
</ul>
<ul>
<li>Özal, son seçimlerde istediği oyu alamazsa siyasetten çekileceğini açıklamıştı. Dalan, Tempo dergisinde İstanbul metrosuyla ilgili yolsuzluklan açıklayan bir haber yayımlanınca, ertesi gün hemen dergiyi mahkemeye vereceğini açıkladı. Ama ne Özal siyasetten çekildi, ne de Dalan dergiyi mahkemeye verdi. Bütün bunlar basında bir kere yer aldıktan sonra, Özal &#8220;çekiliyorum&#8221; demekle çekilmiş, Dalan &#8220;mahkemeye vereceğim&#8221; demekle dava açmış gibi oldu. Bütün bunlara karşı çıkmak için, bir başkası da çaresizlik içinde &#8220;kendimi yakacağım&#8221; diyebilir, bu da bir jesttir ve kendisini yakmış kadar olur.* Sözün geçersiz olduğu, bir simgeye dönüştüğü bir toplum, muhalefeti de kendisi gibi bir jest, bir simge olmaya zorlar.</li>
</ul>
<ul>
<li>8 Kasım 1988&#8242;de, oğlu idamla yargılanan bir kadın, üzerine benzin dökerek kendini yakmak istedi. Bunun bile bu kadar az ses getirdiği, bu kadar çaresiz kaldığı bir dünyada, sözün fiilin yerini bu kadar kolayca almasına şaşmamak gerek.</li>
</ul>
<ul>
<li>Vitrinler, hep bir bolluğa işaret eder. Ama bu bolluğu mümkün kılan, onu vareden, onun için harcanan, o sırada tükenen yer almaz vitrinde.</li>
</ul>
<ul>
<li>Rumeli Hisarı&#8217;ndaki bir antikacının vitrininde, on dokuzuncu yüzyıldan kalma bazı ibrikler var. Zamanında defolu sayıldıkları için pazarlanamarnışlar. Defolan, veremli işçilerin soluklarıyla birlikte cama üfledikleri kan damlalan. İbrikler bugün antika fiyatında.</li>
</ul>
<ul>
<li>Televizyondaki seçim programında son seçimlerdeki ortamı değerlendiren Ertuğrul Özkök, sosyal  demokratların artık eskiden olduğu gibi &#8220;yüzüne sinek konmuş çocuk resimleri&#8221; kullanmayıp daha &#8220;uygar&#8221; bir propaganda anlayışını benimsemelerini, Türkiye&#8217;nin nihayet uygar bir ülke haline gelişinin bir kanıtı olarak değerlendirmişti. &#8220;Yüzüne sinek konmuş çocuk resmi&#8221;nden &#8220;sıkılmış limon&#8221; kampanyasına geçiş, tabii ki bir değişmeye işaret eder. Bu iki imajın kendi dışlarındaki bir gerçeklikle kurduğu ilişki, onu yeniden üretme tarzları ya da resmettikleri hayata yaptıkları göndermeler farklıdır. Birincisinin reddi, ikincisinin ise uygarlık adına kabulü ne anlama gelir? Nasıl bir adlandırmayı olumlar? Gerçi her iki imaj da hayatı belli biçimlerde kodlar ya da estetize eder. Tek farkla; ikincisinin kodladığı hayat artık silinmiş, YOK olmuştur. &#8220;Limon&#8221; imajı artık yaşananlara gönderme yapmaz; yokluğu, yoksulluğu ya da tükenmişliği dile getirmek üzere kurulan imaj artık kendi dünyasını yaratmış, kendi tanıdıklığını kurmuştur. &#8220;Limon gibi sıkılmak&#8221; deyiminde bir zamanlar ifade edilen şey -tüketilmek, hayatiyetini kaybetmek- artık hatırlatılmaz. Alıntı, içinden çekip çıkarıldığı kaynağı artık kurutmuş, onu unutturmuş, onun yerine geçmiştir. Özkök&#8217;ün uygarlık diye olurnladığı, kendini bütün boyutlarıyla yaşananların yerine geçiren bu söz düzenidir. Bu düzen içinde &#8220;yüzüne sinek konmuş çocuk resmi&#8221;nin neyi resmettiğinin önemi yoktur. Bu resimler ya da resmedilen ideolojinin ve kodların arkasında hiua kendini hissettiren yoksulluk artık yalnızca sol söylemin &#8220;ilkelliğinin&#8221; kanıtıdır.</li>
</ul>
<ul>
<li>Daha önce mahrem sayılan, bu yüzden de kamuoyunda açığa çıkartıldığında sansasyon yaratan ya da skandal konusu olmaktan kurtulamayan özel hayat, Türkiye&#8217;de ilk defa 1980&#8242;lerde kamuoyunda açıkça konuşulabilir bir alana, bir itiraf ya da iç dökme nesnesine dönüştü. Ünlü yıldızların, kocasını öldüren kadın ya da sevgilisinin canına kıyan adam gibi sıradışı ve negatif örneklerin değil; politikacılann, işadamlarının, yazarlann, ünlü ünsüz herkesin, yani sıradan ya da pozitif örneklerin alanı oldu.</li>
</ul>
<ul>
<li>Bu bölünmenin tarihi çok eskiye götürülebilir. Bölünmnin, şehir yaşantısının bir sonucu olduğu söylenebilir. Eski Yunanlılar da ev hayatıyla şehir hayatını birbirinden ayırmılar, şehrin ve politikanın alanı olan polis ile evin ve ailenin alnı olan oikos arasına bir sınır koymuşlardı. Eski Roma&#8217;da cres publica ile res privata farklı varlık ve iktidar alanlannı trif ediyordu. Ama bu aynmlann bugün bizlerin yaşadığı mdem bölünmenin atası olduğunu düşünmek yanlış olur. Çünk<br />
her ne kadar bölünmenin tarihi şehrin, yani &#8220;medine&#8221;nin, me deniyetin tarihi kadar eskiyse de, bunun aldığı biçimler, yüklendiği anlamlar modem biçim ve anlamlanndan farklıydı.</li>
<li>Evren 12 Eylül müdahalesini birçok kez hastalığa bulunmuş bir çare olarak sundu; parlamenter sistem &#8220;felce uğramıştı&#8221;, demokrasinin işleyişi &#8220;sağlıklı&#8221; değildi. Ama &#8220;sağlık&#8221;la<br />
&#8220;ahlak&#8221; arasındaki sınır sık sık bulanıklaşıyordu; &#8220;temiz&#8221; vatan evlatlan &#8220;sapık&#8221; ideolojilerin etkisindeydi. Evren, bütün bunlara karşı yapılan müdahaleyi de bir sağlık tedbiriymiş gibi, tıbbi bir terimle dile getirdi: &#8220;Acılı reçete&#8221;.</li>
</ul>
<ul>
<li>Aslında Evren 12 Eylül&#8217;ü herhangi bir hastalık metaforuna&#8217;a da bir sağlıklılaştırma söylemine başvurmadan, çok daha doğrudan, daha askeri terimlerle de meşrulaştırdı. Bir &#8220;taarruz planı&#8221; olarak tanımladı; düzen karşıtlarının &#8220;başının ezilmesi&#8221; gerektiğini söyledi. 12 Eylül, toplumsal bünyedeki hastalıkları tedavi etmeyi amaçlayan bir rehabilitasyon politikasından çok, suçluları saptayıp yok etmeyi amaçlayan bir cezalandırma stratejisini ifade ediyordu. Evren de bu stratejiyi bütün<br />
açıklığıyla dile getirmekten yakın zamana kadar hiç kaçınmadı. İdamı savundu, uyguladı. Kilit cümlesi şuydu: &#8220;Onları asmayıp da cezaevlerinde ömür boyu besleyelim mi?&#8221;</li>
</ul>
<ul>
<li>Ama Türkiye&#8217;de topluma düzen vermeye çalışan, daha modem denilebilecek bir sağlıklılaştırma söylemini benimseyen proje sahipleri de yok değiL. Belki SO&#8217;lere özgü olanı, yeni olanı burada aramak gerekiyor. Örneğin Belediye Tarlabaşı&#8217;nı yeniden düzenlediği sırada televizyonda yayımlanan &#8220;Beyoğ-lu&#8221; programında, bu düzenlemeler Tarlabaşı&#8217;nın &#8220;pisliğini&#8221; ortadan kaldıracak girişimler olarak sunulmuştu. Nitekim Dalan da Tarlabaşı projesini benzer bir biçimde savundu: &#8220;İş sadece yolu hizmete açmakla kalmıyor. Kentin pislik ve batakhane haline gelmiş bu bölgesini sıhhileştirmek gerekiyor. &#8220;Ama yine de Daları&#8217;ın &#8220;moderrıliği&#8221; bile tartışilabilir. Çünkü Daları&#8217;ın halk sağlığı adına kararlar veren uzman reformcu kimliğinden çok, halka hizmet götüren &#8220;halk adamı&#8221; kimliği ya da yasalara bile meydan okuyan, elindeki gücü sonuna kadar kullanan, gerektiğinde &#8220;cezarn neyse çekerim&#8221; diyen &#8220;kabadayı&#8221; kimliği her zaman ağır bastı. Bir başka örnek, SHp&#8217;nin İstanbul&#8217;da belediye seçimlerinde yürüttüğü kampanyadan verilebilir. Nurettin Sözerı&#8217;in Bedrettin Dalan&#8217;a karşı yürüttüğü kampanya (ya da reklam şirketinin Sözerı&#8217;e uygun gördüğü kampanya, diyelim) &#8220;Çare doktor&#8221; sloganında özetlenmişti.</li>
</ul>
<ul>
<li>Yalçın Küçük, &#8220;Türkiye&#8217;de her hücreye akılcılığın egemen olacağı günlere kadar&#8221; insan ruhunun doktorluğunu politik bi görev olarak üstlenmiş görünüyor. Küfür Roman/arı&#8217;nın tek bir teması var: Sağlıksız sanat. Jdanov nasıl Ahmatova&#8217;nırı &#8220;kilise ile garsoniyer arasında yalpalayan yoz ve düşmüş bir kadın&#8221; oluşu ya da Genet&#8217;nin &#8220;eşcinselliği&#8221; ile emperyalizmin &#8220;çürümüşlüğü&#8221; arasında kurduğu bağlantıdan bir teori çıkartmaya çalıştıysa, Küçük de Robbe-Grillet, Oğuz Atay ya da Latife Tekin&#8217;in &#8220;sağIıksızIığı&#8221; ile &#8220;iltihap dolu tekelci kapitalizm&#8221; arasında benzer bağlantılar kurar. Ön teşhisini koyar: Şizofreni ve hezeyan. Yine de kesin teşhis için uzmanlara (Prof. Dr. Ayhan Songar, Prof. Rasim Adasal, Prof. Özcan Köknel) başvurur. İnsan ister istemez merak ediyor: Yalçın Küçük&#8217;ün poli-<br />
tikasıyla bu uzmanların tedavi yöntemleri bir araya geldiğinde acaba nasıl bir tedavi çıkardı ortaya?</li>
</ul>
<ul>
<li>Burjuva toplumunda insanın kendi benliğiyle kurduğu ilişki kalıcı bir yabancılaşmadır. Lukacs, Roman Kuramı&#8217;nın bu saptamasının kapitalist üretim süreciyle ve işçilerin kaderiyle olan bağlantısını Tarih ve Sınıf Bilinci&#8217;nde kurdu. işçinin emek gücüne, ürününe, üretim araçlanna, üretim sürecine ve diğe işçilere yabancı düştüğü bir toplumda, tüm insanlar kendileri dışında nesnel bir varlık kazanan eylemlerinin sonuçlanna, kopanldıklan geçmişlerine, sürüklendikleri geleceğe yabancıdırlar. Yalnızca işçilerin değil tüm insanların benlikleri ayn hayatlar süren, çatışan parçalara ayrılmıştır. işçi sınıfıyla tüm toplumun kaderi arasındaki bağı böyle kurar Lukacs: &#8220;işçinin kaderi tüm toplumun kaderidir.&#8221;</li>
</ul>
<ul>
<li>Lukacs Tarih ve Sınıf Bilinci/nde, Marksizmi burjuva düşüncesinden ayıran özelliğin, bütünlük düşüncesi olduğunu savunur. Ama ısrarla savunduğu bir şey daha vardır: &#8220;Bireyden bütüne giden yol yoktur.&#8221; Parça ile bütün, ya da Tarih ve Sınıf Bilinci/nin kavramlanyla özne ile nesne arasındaki yabancılığın ortadan kalkmasının olmazsa olmaz koşulu, kapitalist toplumun birbirinden kopardığı özne ve nesne kimliklerini birleştirebilecek bir sınıfın, proletaryanın eylemliliğidir. Lukacs için, gelecekteki bir bütünlük ihtimali, o bütünlüğü temsil eden bir öznenin faaliyeti sonucunda değil, ancak devrimin kendi bütünleştiriciliğiyle mümkündür.</li>
</ul>
<ul>
<li>1970&#8242;lerde Orhan Gencebay&#8217;ın hem müziği hem kimliği, o dönemin kültürelortamında bir yırtılmayı ifade ediyordu. O yıllarda tercihini bir kültürel aydınlanmadan yana yapan, kitlelerin aydınlanacağı umudunu taşıyan herkes için Orhan Gence-bay&#8217;ın sesi -bu inleyen, çatlayan ses- kalabalıkların dolaysız bilincinin ifadesiydi; yalnızca bir itiraz, bir şikayet, bir sızlanma, canı yanmış birinin çığlığı olarak duyuluyordu. Orhan Gencebay kötü bir yazgının, karanlık bir bahtın, çilenin, garipliğin içinden konuşuyor, bir yandan bunun aşılamayacağını söylüyor, bir yandan da o zaman yaşandığı biçimiyle bu yazgının Türk müziğinin bilinen kalıplan, alışılmış terbiyesi içinde dile getirilemeyeceğine işaret ediyordu. Bu yüzden de sesi, 1970&#8242;lerde bu yazgının aşılacağı umudunu taşıyanlar için, aydınlanmayla kitlelerin, terbiyeyle kötü yazgının buluşabileceğini umanlar için bir çığlık, bir inlerne olmaktan öteye geçemedi.</li>
</ul>
<ul>
<li>Gerçi Orhan Gencebay bir kabullenrnişliğin, bir tevekkülun, bir tahammülün içinden konuşuyordu. Ama sesi, boyun eğdiren karşısında her şeye rağmen bir onuru korumanın önemli olduğu bir anın sesiydi. Bu da ancak bir çilecilikle, bu dünyanın sunabileceği hazlardan feragat ederek, arzunun bu dünyada hiçbir zaman tatmin edilemeyeceğini baştan kabul ederek, hazdansa arzunun kendisini mutlak kılarak, bir bakıma dünyayla aradaki mesafeyi hep koruyarak mümkün olabilirdi. Kısacası o, mutluluğun ve tatminin ertelenmek zorunda olduğu bir dünyanın sesiydi. Orada aşk kadar ihanet de mutlaktı, bu dünyanın reddi de mutlak olmalıydı. Bu iki uç arasında hiçbir geçişkenlik, hiçbir ara konum yoktu. &#8220;Ben doğarken ölmüşüm&#8221;, &#8220;ömür boyu bitmeyen dert ile yoğrulmuşum&#8221;, &#8220;bu dünyada dost kalmadı&#8221;, &#8220;Tannm beni baştan yarat&#8221; gibi dizeler yalnızca bir anı değil, tüm bir ömrü kuşatan bir çileciliği dile getiriyordu. Onu bugünün dünyasına yabancı, 1970&#8242;lerde sol muhalefetin içine doğduğu dünyaya akraba kılan bir özelliği buydu. Diğeri ise sentez çabası. Orhan Gencebay, yaşanan anın ihtiyaçlanna cevap veren bir müziği aradığını söylüyordu. Şehrin müziğini, o zamana kadar bu müzik terbiyesinin içeremediği bir yaşantıya, bastırılmış bir sese açmıştı. Seçkinliğe alışmış bir müziğe, şehrin yeni sakinlerinin dertlerini, sokağın sesini sokmaya çalışmıştı. Ya da tersinden söylersek, sokağın sesini şehir müziğinin imkanlarıyla buluşturmaya çalışrmıştı. Sonuç olarak yaptığı müzik, hiçbir müzik terbiyesinin tanımayacağı bir müzikti. Zaten o da yaptığı türü, &#8220;dünya müziği kurallarına bağımlı, Türk halk müziği ve sanat müziği kurallarına da bağımlı olmadan ve tekniğin tüm olanaklanndan yararlanarak Türk ezgileri, melodileri içinde özgürce dolaşmak&#8221; diye tarif  ediyordu. ‘Yani yaptığı müziği bir terbiye olarak değil, bir teknik arayışı, bir köprü, bir sentez çabası olarak sunuyordu.</li>
</ul>
<ul>
<li>Bu kimliğin oluşmasının değilse de popülerleşmesinin nedenlerini yine 1970&#8242;lerin dünyasında aramak gerek. Orhan Gencebay aydın kimliğiyle popülerliğin, teknikle sokağın sesinin, düşünceyle isyanın, akılla şiddetin buluşabildiği bir dünyada popüler olmuştu. Harbi ama efendi, halk adamı ama bilgili, evlilik dışı ama geleneklere saygılı &#8230; Bir ara konumdu onunkisi: İstanbul Radyosu&#8217;nda çalışmış, ama istediği müziği orada yapmasına izin verilmediği için radyodan aynlmıştı. Şehirde yolunu bulamamışlara sesleniyordu, ama kendisi şehirliydi. Açlann derdini dile getiriyordu, ama kendisi toktu. İlkeleri vardı; gazinoya çıkmıyordu ya da bugün Zeki Müren&#8217;in ya da İbrahim Tatlıses&#8217;in yaptığı gibi başkalarının &#8220;hit&#8217;I'erini söylemiyordu. Başansını piyasaya borçluydu ama piyasanın kurallanna değil, sanki kendi kurallanna tabiydi; kendi plak şirketi vardı. Henüz kamuoyunun, imkanlarından yararlananlara sanki ondan bağımsızlarınış, kendi görüntüleri üzerindeki haklannı koruyorlarmış hissini verdiği bir dönemin idolüydü. Kitle kültürünün henüz sahicilikle yan yana durabildiği, ya da yarattığı idollerin etrafındaki sahicilik halesini henüz yok etmediği bir dönemde yıldız olmuştu.</li>
</ul>
<ul>
<li>Türkler taşralarını -kendi içlerindeki &#8220;üçüncü dünya&#8221;yı 1980’ lerde  keşfettiler. Öncelikle dışlarındaki &#8220;üçüncü dünya&#8221; yı, Kürtleri fark etmek zorunda kaldılar. Ama yalnızca onları değil,  onlarla birlikte kendi içlerindeki &#8220;üçüncü dünya&#8217;yı, bugüne  kadar modemleşrnek için bastırdıkları şeyleri de keşfettiler. Bu yüzden İbrahim Tatlıses&#8217;in yokluktan varlığa yükselişinde, yalnızca Kürtlerin büyük şehirde kimliklerini artık daha dolaysız  yollardan dışa vurma  istekleri değil, şehrin eski sakinlerinin de bir baskıdan, modemist devletin baskısından, babanın baskısından, merkezin baskısından kurtulma umudu vardı. ‘Oh oh Emine&#8221;ler, &#8220;Allah Allah bu nasıl sevmek&#8221;lerde, yalnızca taşra  kendine şehirli bir kimlik keşfetmekle kalmadı, aynı zamanda  şehir de kendi içindeki taşrayı, bugüne kadar seçkin olabilmek için dışarıda bırakmak zorunda kaldığını, gelişebilmek için kıyıya itmiş olduğunu, Batılı olabilmek için bastırmak zorunda kaldığı şeyleri de keşfetti. İbrahim Tatlıses, sokağın artık adalet değil özgürlük istediği bir dönemin yıldızıydı. Bu yüzden de kitlesi onda, onlarla konuşan bir yabancıyı; kendilerini temsil eden, onl~rın vicdanı olmaya aday birini değil, kendi suretini gördü. ıbrahim Tatlıses&#8217;in, &#8220;Beni Yılmaz  Güney&#8217;le karıştınyorsunuz,&#8221; demesi boşuna değil.</li>
</ul>
<ul>
<li>O zaman da Orhan Gencebay&#8217;dan geriye kırılmış bir onur kaldı: Erkeğin, adilolmayan babaya karşı koyan ağabeyin kınlmış onuru. UtanlDokunma&#8217;da yer alan hemen bütün parçalardaki sitemde, erkeğin kalbini kıran kadına seslendiği bu parçalarda, Orhan Gencebay&#8217;ın sesine sinmiş yeniklikte, insan arabeskin neden son yirmi yıldır bu toplumun sesi olabildiğini daha iyi anlıyor. Belki de bu toplumun ezikliği, ancak gururu kırılmış, özgüvenini kaybetmiş bir erkeğin sesinde dile getirilebilirdi. Ama 80&#8242;lerde artık bu ses yerini giderek başka bir sese bıraktı. İbrahim Tatlıses&#8217;in sesi artık yabancı topraklarda kendine güvenmeyi öğrenmiş, yabancı bir dili bozmayı, yabancılara kafa tutmayı öğrenmiş, yırtık, yırtrnış bir ses.</li>
</ul>
<ul>
<li>Şimdi geriye baktığımızda Orhan Gencebay&#8217;ın sesindeki yeniklik daha iyi fark edilebiliyor. Özellikle de Utan/Dokun-ma&#8217;daki, bu popüler olamayan parçalara sinmiş sitemde, sanki biraz da Gencebay&#8217;ın eski kitlesine sitemi var. Şarkılarını artık fazla dramatik, fazla ağır, fazla mutlak, fazla çileci bulan bir dinleyiciye yönelik bir sitem. Onun bir zamanlar yüreklendirdiği dinleyicinin artık kavuşulamayan sevgililere, başlamadan biten aşklara, geri dönüşü olmayan yollara, bir umut uğruna<br />
ömür boyu çekilen acılara, &#8220;asla&#8221;lara, &#8220;tövbe&#8217;Tere tahammülü yok. Adanrnışlığı, dervişliği, mecnunluğu, esrikliği, günlük yaşamın uzak vaatler ya da sadece bir onur uğruna sürekli ertelenmesini, mutluluğa giden yolun kapılannın öfke ve inatla kapatılmasını istemiyor artık. &#8220;Utan&#8221; şarkısının kendisi, olmayan bir vicdana sesleniyor gibi: &#8220;Gerçeğe yalan kattığından utan&#8221; ya da &#8220;Yaşamak bir oyun değildir dostum&#8221;. Metin Kaçan&#8217;ın popülerliğini yalnızca edebiyat içi bir yenilikle açıklamak mümkün mü? Ya da 80&#8242;lerde, gene edebiyatın ana akımı dışında bir &#8220;hapishane edebiyatı&#8221;nın ortaya çıkmasında, ne edebiyatın ne de siyasi dilin içeremediği bir mahrumiyetin kendi adına konuşma isteğini görmemek mümkün mü? 80&#8242;lerde basının azınlıklara -Çerkeslere, Çingenelere, Alevilere- gösterdiği ilgi yalnızca basının yeni, keşfedilmemiş alanlar arayışına bağlanabilir mi? Ya da İbrahim Tatlıses&#8217;in sesi, örneğin Orhan Gencebay&#8217;da olmayan neyi içeriyor-<br />
du ki, kendisini 80&#8242;lerin sesi kılabildi?</li>
<li>80’ lerin ayırt edici yanı da burada: 80&#8242;ler bu dışlanrnış, bastırılmış, modern kültürel kodların dışına itilmiş, orada ancak bir yokluk, bir eksiklik olarak varolan taşraya yönelik bir özgürlük vaadini temsil ediyordu. Ona, Kemalizmin bu topluma biçtiği modern kültürel kimliğin baskısından kurtulma umudunu vaat etti. Taşraya kendi kimliğini koruyarak da büyük şehir hayatına eklemlenebileceği, piyasada ona da bir yer olabileceği umudunu verdi. Ona büyük şehrin imkanlarıyla; yazının, yayın dünyasının, kaset piyasasının; yalnızca sazın değil synthe-sizer&#8217;ın, yalnızca mahallenin değil kamunun da imkanlarıyla<br />
buluşma fırsatını tanıdı. Kısacası büyük şehrin ve modern kültürün imkanlarını kullanma, yıllarca modernlik baskısı altında bastırmak zorunda olduğu kültürel açlığını nihayet giderme,<br />
kendi simgesel dilini piyasada dolaşıma sokma, parayla buluşma fırsatını verdi.</li>
</ul>
<ul>
<li>Kemalist modernizmin vaatlerinin tükendiği noktada, 80&#8242; leri kültürel düzeyde tüm topluma yayılmış bir özgürlük vaadinin zemini kılan da buydu. Bugüne kadar Kemalizmin temsil ettiği &#8220;yükseklik&#8221;, kendinden fazlasını temsil etmeyi, bütün toplum adına davranmayı, ortak bir modem kimliği temsil etmeyi gerektiriyordu. Bu ise elbette yalnızca seçkinlerin kitleler üzerinde değil, seçkinlerin kendi kendileri üzerinde de bir baskı olarak yaşandı. Kendini &#8220;akıl&#8221; konumuna yükseltmek, başkalannı temsil etmeye adayolmak, merkez olmak yalnızca bir iktidar üzerine değil, aynı zamanda bir memurluk, bir feragat üzerine de kurulur. Modem kimliğin taleplerini tehdit eden<br />
her şeyden uzak durmayı, geri çekilmeyi gerektirir. Bu açıdan 80&#8242;ler bir bakıma yüksek kültüre de yüksekliğinden vazgeçme, kendi adına davranma, yalnızca kendini temsil etme serbestliğini verdi. ANAP yalnızca Kemalizmin taşralaştırdığına, yok saydığına yönelik bir serbestliği değil, daha çok da yüksek kültürün yüksek olabilmek için tahammül etmek zorunda kaldığı mahrumiyetin giderilmesini temsil ediyordu. İşte 80&#8242;lerin, bu baskı döneminin, kültürel düzeyde karşıtıyla birlikte, yalnızca aşağı kültür için değil seçkinler için de bir özgürlük vaadiyle birlikte varolmasının, kendini bir iştah, bir itiraf, bir iç dökme dönemi olarak ortaya koymasının nedeni buydu. Çünkü, yüksekmiş gibi davranan bir kültürün kendi taşralılığının, kendi yerliliğinin, kendi &#8220;aşağı&#8217;lığının da geri dönüşünü temsil ediyordu.</li>
</ul>
<ul>
<li>Son bir söz, daha doğrusu bir anı. Bu ülkede orta sınıf evlerinde oturma odasıyla misafir odasını birbirinden ayıran duvar  çok önce yıkıldı. Salon denilen yeni mekan artık iki işlevi de birleştirecek, ev sakinlerinin oturduğu yerle misafirlerin kabul edildiği yer aynı yer olacaktı. Yabancılar karşısındaki resmiyetin yıkılması, mahremiyetin kapılarını dışarıdan gelenlere açması olarak da yorumlanabilir bu, misafirin hepten tasfiyesi olarak da.</li>
</ul>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mimartuba.com/vitrinde-yasamak/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>mağaradakiler</title>
		<link>http://www.mimartuba.com/magaradakiler/</link>
		<comments>http://www.mimartuba.com/magaradakiler/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 01 Nov 2011 12:08:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[kitap]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mimartuba.com/?p=1540</guid>
		<description><![CDATA[Cemil Meriç &#8220;Mağaradakiler&#8221; kitabından notlarım;   •Her ülkenin, her çağın, her sınıfın, her ideolojinin entelektüel anlayışı başka. Dünyaca kabul edilmiş bir entelektüel kıstası yok dense yanlış olmaz. •Şöyle bir taslak çizmek mümkün: 1.Entelektüel, zamanının irfanına sahip olacaktır. Ülkesinin dilini, edebiyatını, tarihini bilecek, dünyadaki belli başlı düşünce akımlarına yabancı olmayacaktır. 2.Peşin hükümlere iltifat etmeyecek, olayları kendi kafasıyla [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Cemil Meriç &#8220;Mağaradakiler&#8221;</strong> kitabından notlarım;  <img class="alignright size-medium wp-image-1561" title="magaradakiler" src="http://www.mimartuba.com/wp-content/uploads/magaradakiler1-198x300.jpg" alt="magaradakiler1 198x300 mağaradakiler" width="198" height="300" /></p>
<p>•Her ülkenin, her çağın, her sınıfın, her ideolojinin entelektüel anlayışı başka. Dünyaca kabul edilmiş bir entelektüel kıstası yok dense yanlış olmaz.<br />
•Şöyle bir taslak çizmek mümkün:<br />
1.Entelektüel, zamanının irfanına sahip olacaktır. Ülkesinin dilini, edebiyatını, tarihini bilecek, dünyadaki belli başlı düşünce akımlarına yabancı olmayacaktır.<br />
2.Peşin hükümlere iltifat etmeyecek, olayları kendi kafasıyla inceleyip değerlendirecektir.<br />
•İnsanlar yalnızca ekmekle yaşamaz, ruhun da gıdaya ihtiyacı var. Onlara yaşamak arzusu, hiç değilse tevekkül telkin etmek lazım, Mevcut olmayan mutluluğun yerine şairane bir rüya..XIII. asrın ortalarına kadar böyle bir teselliyi yalnız rahipler sunar. Sayısız azize masallarıyla, katedralleriyle, heykelleriyle, ayinleriyle, Rabbin melekutunu gözler önüne serer ve çamurlu bir alanın sınırında muhteşem bir köşk yükseltir gibi gerçek dünyanın sonuna ideal dünyayı yerleştirir. Huzura ve sevgiye susamış gönüller bu ilahi aleme sığınırlar. Rahip yaraları sarar, dertleri avutur, söz yerine iyilik, takva ve gufran dökülür dudaklarından, bakışlarını semaya çevirince Rabbi görür ve rüyadaymışçasına kanatlanır göklere.<br />
•Masal deyip geçmeyelim. İnsan, kaba kuvvetin hükümran olduğu bir devirde, hayata katlanmak için bambaşka bir dünyanın varlığına inanmak zorundadır. Rahip bin iki yüz yıl insanları bu masallarla yaşattı, hizmetinin büyüklüğünü yarattığı şükrandan anlayabiliriz. Papazlar iki yüz yıl Avrupa’ nın efendisi oldular; Haçlı Seferleri rahiplerin eseridir, kralları tahttan indiren, ülkeleri dilediklerine dağıtan rahipler. Şimdi hükümdardırlar, şimdi hanedan kurucusu; Avrupa’ daki servetin üçte ikisi, toprakların üçte biri ve gelirin yarısı onlarındır. İnsan bedava minnet duymaz, meşru bir sebep olmadıkça zırnık vermez kimseye, bencildir, kıskançtır.<br />
•XVIII. Asır, aydınların Altın Çağıdır. Burjuvazinin kucağında doğan, terbiye edilen, yetiştirilen filozoflar onunla tam bir anlaşma halindedir  denilmiş.<br />
•Filozofların torunları, XIX. Asrın son otuz yılında yeni bir ad taktılar kendilerine: Entelektüel. İktisadi altyapı oldukça değişmiş, işçi sınıfı güçlenmiş, burjuva ideolojisi parçalamıştı.<br />
•XIX. Asırda Rusya, yamalı bohçaya benzeyen uçsuz bucaksız bir ülkedir, bir kavimler halitası. Bu kavimler arasında tek bağ vardır: Çara bağlılık. Petro ve Katerina’ nın kurduğu siyasi ve içtimai düzen hala ayaktadır. Toplum iki büyük sınıfa bölünmüş: soylular köylüler. Soylular, imtiyazlı bir topluluk. Ya subaydırlar, ya memur yahut toprak ağası. Köylülere gelince: Bu bahtsız yığın, ya hükümdarın kölesi ya soyluların. Alın yazısı kamçılanmak, haraç vermek, askere alınmak. Kah mütevekkil, kah şikayetçi, kah sert tepkilere yatkın. Çarın (Batyuşka) iyiliğine inanmış, bir de adamları olmasa! Ortaklaşa hayata alışkın. Kölelik kalkmış, kalkmamış pek umurunda değiş. Başlıca derdi: Toprak.<br />
•Kim bu Petraçevski? Dışişlerinde çalışan bir siyaset adamı, 1821’ de doğmuş, 1866’ da sizlere ömür. Petraçevski, sosyal bir davaya gönül veren Rus toprak sahiplerinin en güzel örneği&#8230;.İnsanlığın bir gün mutlu olacağına inanır. Ütopyasını uygulamaya kalkar. Köylüler için bir falanster kurar malikanesinde. Köylüler falansteri yakar. Tarih tekerrürden ibaret ütopyacılar için. 1870’ lerin köylüleri de uğurlarında feda-i can etmek isteyen sosyalist intelijansiyayı anlayamayacaktır. ..1840 sonlarında bir avuç aydın, bu düşünce Don Kişot’ unun evinde toplanıyordu. Sosyal problemler üzerinde tartışılıyor, insanlığa verilecek yeni düzen üzerinde kafa yoruluyordu. Çoğu sosyalistti toplantıya gelenlerin. Politikayla uğraşmıyorlardı, uğraşamazlardı da. Devrimci eylemlere yabancıydılar, günahları düşünmek  hayal kurmaktı. Köylülerin azat edilmesini istiyorlardı, bütün aydınlar gibi. Sosyalisttiler ama şairane bir sosyalizm. Tekkeye gidip gelenleri bir iki izm’ le yaftalamak yanlış. Misafirler arasında Fourier’ ciliği hayal sayan bir Dostoyevski de var. Romancının bu düşünceler panayırında neler gördüğünü bilmiyoruz. Ama yıllarca sonra Ecinniler’ i kaleme alırken bu hatıralardan bir hayli yararlandığı muhakkak. Toplantıların nasıl bir faciayla sona erdiği malum. 1848 yılının bir Nisan sabahı, aralarında Dostoyevski’ nin de bulunduğu 34 şüpheli tevkif edilir. Tevkifi idamlar ve sürgünler izler.<br />
•Popülizm, Rusya’ ya mahsus bir akım, nihilizm ve anarşizm gibi. Slavcılar da, Dostoyevski de, Tolstoy da, Herzen gibi, Bakunin gibi, 1870 yıllarının devrimcileri gibi popülisttiler, ama başka başka biçimlerde.<br />
•Sosyalistler, kültürün aylak bir sınıf yarattığını, çalışan sınıfların sömürüsü üzerine kurulduğunu ileri sürerler. Yaratıcılık payesine yükselen aydınlar bile yalnızlıktan, köklerini kaybetmekten şikayetçidirler. Ayaklarını toprağa basmak, halkla kaynaşmak: Başlıca özlemleri. Tolstoy ve Dostoyevski böyle bir ruh haleti içindedirler: Halka dönüp, halkın içinde kaybolmak&#8230;Popülizmin kaynağında, üstün sınıfın aşağı sınıfa karşı işlediği hatadan pişman olma hissi vardır.<br />
•Batı’ da Rusya’ dakine benzer bir intelijansiya da yoktur, bir halk da. Bütün popülistler köy hayatını idealize ederler. Rus tarihinin orijinal meyvesi, köy topluluğudur&#8230;.Rus anarşizminin en büyük temsilcileri soylulardan gelmiştir. Anarşizm Rusya’ dan dünyaya yayılmış, Bakunin, prens Kropotkin, kont Tolstoy bu akımın nazariyecileri olarak kabul edilmiştir. Hareketin merkezinde Bakunin. Kimseye benzemeyen bir aristokrat.<br />
•İhtilal, siyasi lehçemize 89’ dan sonra girer. Fransa’ daki faciayı uzaktan seyreden cetlerimiz yarı şaşkın, yarı sevinçlidirler. Üçüncü Selim’ in sır katibi Ahmet Efendi, Ruzname’ sinde (10 Ocak 1792) şöyle yazar: “Hemen Hazret-i Hak, Françe ihtilalini, misal-, maraz-ı frenk, hain-i Devlet-i aliye olanlara dahi sirayet ettürüb ve çok zaman birbirlerine düşürüb Devlet-i aliye’ ye hayırlı neticeler müyesser eyleye. Amin!” Görülüyor ki ihtilalin ilk hatırlattığı yine Fransız menşe’ li olan frengi hastalığı. Bu benzetmeyi sonraki Osmanlı yazarlarında da bulacağız&#8230;.Osmanlı Devlet adamına göre, ihtilal bir fitne ve fesat ateşidir. Bir kaç yıl evvel Fransa’ da patlak vermiş, dört bir yana kötülük kıvılcımları saçmıştır. Ama çoktandır körüklenen bir yangın bu. “Voltaire ve Rousseau denmekle marif ve meşhur olan zındıkların” ve “onlar misillü dehrilerin haşa sümme haşa” Allah’ a ve peygambere dil uzatmak, her türlü mukaddesatı yok etmek, müsavat ve cumhuriyeti ilan eylemek için karaladıkları eserler çoluk-çocuk arasında rağbet bulmuş; dinsizlik ve fesat, firengi illeti gibi yayılmış&#8230;<br />
•İnkilab’ ı geniş bir okuyucu kütlesine tanıtan Ahmet Midhat Efendi olmuştur. Efendi’ ye göre, Abdülhamit devri bir inkılaplar devridir. “Tarih medeniyetin tercüme-i halidir.” Bu inkılap devri ise “tarih-i Osmani’ nin en mühim ve azametli bir sayfasıdır.”<br />
•Yazarın şair olduğunu unutmayalım. Muhatabı da Binbir Gece Masalları’ na alışık oyuncular. Am bu şair, bir entelektüeldir de. Avrupa’ da yaşamış bir entelektüel. Şair, paletindeki boyaları cömertçe harcadıktan sonra entelektüel çıkar sahneye. Ve bütün bir asrın zihnini kurcalayan, anahtar suali tekrarlar: Ne yapmalı? Cevdet Paşa’ dan Tunuslu Hayreddin’ e, Sadık Rifat’ tan Ahmed Midhat’ a kadar bütün bir aydınlar kafilesinin ortak çilesi bu kördüğüm. Kemal, Batı’ nın zaaflarına gözlerini kapamış değildir. Başta sonof imtiyazları. Sonra borsa oyunları. Maziden kalma çağ dışı alışkanlıklar.. Ve madalyonun öbür yüzü: yolsulluk. İlim adamları endişe içindedir. Siyasi ahlak ve umumi terbiye öyle bozuldu ki “hazin bir fetret” in yani bir ihtilalin kopmasından korkuluyor. Kısaca, marifet ve servette görülen bu yükseliş, adalet ve ahlakın tereddisini önleyememektedir.<br />
•Otorite ile hürriyet..politikayı özetleyen iki zıt mefhum. Çatışıyorlarsa, toplum rahatsızdır; aralarında ahenk kurulmuşsa, mutlu. Otoriteyi yıkmak, anarşiye yol açmaktır. Hürriyeti kaldırmak, toplumu bir veya birkaç kişinin sömürüsüne terk etmektir. Demek ki insanlar ne hürriyetten vazgeçebilirler, ne otoriteden. Ama bir hakikatı da unutmamalıyız: Hürriyetin tek desteği var: hak.. Otorite hem kuvvete dayanır, hem hileye. Yani hürriyet daima tehlikededir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mimartuba.com/magaradakiler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>kitap ve sünnet perspektifinde kader</title>
		<link>http://www.mimartuba.com/kitap-ve-sunnet-perspektifinde-kader/</link>
		<comments>http://www.mimartuba.com/kitap-ve-sunnet-perspektifinde-kader/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 01 Nov 2011 12:03:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[kitap]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mimartuba.com/?p=1543</guid>
		<description><![CDATA[online olarak okunabilen, kader ile ilgili soru işaretlerin giderilmesi adına en güzel kitap. (function() { var scribd = document.createElement("script"); scribd.type = "text/javascript"; scribd.async = true; scribd.src = "http://www.scribd.com/javascripts/embed_code/inject.js"; var s = document.getElementsByTagName("script")[0]; s.parentNode.insertBefore(scribd, s); })();]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>online olarak okunabilen, <strong>kader</strong> ile ilgili soru işaretlerin giderilmesi adına en güzel kitap.</p>
<p><iframe class="scribd_iframe_embed" src="http://www.scribd.com/embeds/58369521/content?start_page=1&#038;view_mode=slideshow&#038;access_key=key-3pr2h3k8nlj8kljapt6" data-auto-height="true" data-aspect-ratio="0.66557734204793" scrolling="no" id="doc_37395" width="100%" height="600" frameborder="0"></iframe><script type="text/javascript">(function() { var scribd = document.createElement("script"); scribd.type = "text/javascript"; scribd.async = true; scribd.src = "http://www.scribd.com/javascripts/embed_code/inject.js"; var s = document.getElementsByTagName("script")[0]; s.parentNode.insertBefore(scribd, s); })();</script></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mimartuba.com/kitap-ve-sunnet-perspektifinde-kader/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>biyoenerji</title>
		<link>http://www.mimartuba.com/biyoenerji/</link>
		<comments>http://www.mimartuba.com/biyoenerji/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 05 Oct 2011 09:59:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[kitap]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mimartuba.com/?p=1503</guid>
		<description><![CDATA[dr.şuayip dağıstanlı&#8216; nın biyoenerji adlı kitabından notlar; • Elimde, İstanbul’da gidebileceğim bir adres vardı. Size elimdeki bu adresin öyküsünü de anlatmalıyım. Rize’ de sokakta rastladığım, anneme çok benzettiğim bir kadınla karşılaşmıştım, hiçbir şey söylemeden sarılmıştık birbirimize. • Adam bir çay ikram etti, yarısına kadar içtim. Oysa, benim doğduğum büyüdüğüm memlekette gelenek-görenekler çok önemliydi. Kim olursa [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>dr.şuayip dağıstanlı</strong>&#8216; nın <strong>biyoenerji </strong>adlı kitabından notlar;</p>
<p><img class="alignleft size-medium wp-image-1505" title="02" src="http://www.mimartuba.com/wp-content/uploads/0226-300x300.jpg" alt="0226 300x300 biyoenerji" width="300" height="300" />•	Elimde, İstanbul’da gidebileceğim bir adres vardı. Size elimdeki bu adresin öyküsünü de anlatmalıyım. Rize’ de sokakta rastladığım, anneme çok benzettiğim bir kadınla karşılaşmıştım, hiçbir şey söylemeden sarılmıştık birbirimize.<br />
•	Adam bir çay ikram etti, yarısına kadar içtim. Oysa, benim doğduğum büyüdüğüm memlekette gelenek-görenekler çok önemliydi. Kim olursa olsun, gelen kimseyi adını bile srmadan üç gün boyunca misafir eder, karnını doyurur, üç gün sonra adını sorarlar….Aç mısın diye sordu değilim dedim.Yetiştiğim kültür ve aldığım aile terbiyesi, aç da olsam açım dememe engeldi. Ama içimden: keşke sormasadan bir ekmek uzatsa ve hatta bir de ısrar ets diye geçiriyordum.<br />
•	Doğrusu, o köyde , geldiğim diyarlarda edindiğim insan sevgisini, yakınlığı, insana gösterilen saygıy bulamadım.<br />
•	Ağabeyimin gelirken bana şahin yavrusu diyeetirdiği kartal yavrusu da et dışınd ir şey yemiyordu. Kendim et yiyemiyor ona veriyordum. (Sonradan kartalı Gülhane Hayvanat Bahçesi’ne bağışlamış bakamadığı için.)<br />
•	Emlakçıya gittim, evi gösterdi çok beğendim, hemen tutmaya karar verdim. Daire, Mertkule adlı binanın 21. Katında son derece güzel bir konumda, Adalar manzaralı bir yerdi ve ayık kirası 1.300 dolardı. Benimse bir aylık kazancım o kadarı bulmuyordu. Bugün düşündüğümde, neye güvenerek, hangi cesaretle orayı tuttuğumu anlayamıyorum. Ama, böylece yerleştiğim o o sanal prestijli konum, bende, kendimi gerçekten o düzey yükseltme konusunda kamçılayıcı bir etki yarattı.<br />
•	2000’ de, benim yardımımla Paris’ e giden ağabeyimin yanına uçtum. Orada çok güzel şeyler yaşadım, kendimi adeta Avrupa’da doğmuş, büyümüş, oraya ait biri gibi hissettim. İstanbul’ a döndüğümde, buradaki görevimi tamamladım, artık Paris’ e taşınmalıyım, diye düşündüm. Yılbaşı tatilinden sonra Paris’ e gitmek üzere toparlandım. Tam yol çıkacakken, içimden bir ses, “Hiçbir yere gitmiyorsun, senin yerin burası, burada devam etmelisin” dedi. Hazır her şeyimi bavullarımı toplamışken, daha merkezi bir yerde, daha büyük bir yer açmaya karar verdim. Şimdiki Marks&amp;Spencer’ ıh yanındaki Yasemin Apartmanı’ nda 300 mterekarelik, son derece şık bir daire kiralayarak oraya taşındım.<br />
•	(Prag’ta) Gelen kişilerin beni dikkatle inceleyişleri çok ilginçti. Üstümde çok şık bir İtalyan takım elbise vardı. Sanırım, karşılarında bu kadar şık, bakımlı, varsıl görünümlü birini görmeyi beklemiyorlardı. Ayrıca, çok iyi bir konumum ve kazancım olmasına karşın, hiç düşünmeden elimin tersiyle her şeyi bir kenara itişimden de etkilenmişlerdi.<br />
•	Türkiye’ deki son gecemde rüyamda, Prag’ da yaşayacağım semti ve hata evi gördüm. Ertesi gün bilmediğim bir ülkeye doğru uçuyordum…(Yazar oraya gidince rüyasındaki evi buluyor!)<br />
•	Auranın dengeli ve bütünlüklü olması önemlidir. Enerji yığılmaları ve kopuklar vücutta bir terslik olduğunun işaretidir. Renklerin de dili vardır. Çıkan harita, varolan hastalıklar yanında, bir süre sonra ortaya çıkacak olanları da gösteren önemli veriler içerir. Kirlian tekniğinin hekimlere sağladığı en önemli avantaj da budur: hastalık başlamadan önlem alınması sağlanır.<br />
•	Şimdi size yılla önce yaşadığım birkaç deneyimden söz etmek istiyorum. Bir radyo programında canlı yayında uyguladığım şifa örneği, sizlere ilginç gelecektir sanırım. Manyetizm ve şifa hakında radyoda konuşurken dinleyicilerden iki kişi, bir hastalığı hiç dokunmadan bilip bilemeyeceğimi, hatta uzaktan saüaltım uygulayıp uygulayamayacağımı sordu. Ben de hemen konsantre olup hastalıklarını bildim ve manyetizma yöntemiyle tedavi uyguladım. Hatta aktardığım enerjiden dolayı, durdğu yerde düşme noktasına geldi. Ben de fazla şova yöneli olmasın diy uzatmadım. Daha sonraki günlerde radyoda uyguladığım seans duyulunca bana yurt içinden ve yurt dışından yoğun biçimde talepler gelmeye başladı.</p>
<p><strong>Yazar Hakkında</strong></p>
<p><em>Dr. Şuayiphacı Dağıstanlı</em> <a href="http://www.mimartuba.com/wp-content/uploads/0128.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-1506" title="01" src="http://www.mimartuba.com/wp-content/uploads/0128-204x300.jpg" alt="0128 204x300 biyoenerji" width="204" height="300" /></a></p>
<p>26 Ağustos 1969&#8242;da Dağıstan&#8217;da doğdu. İlkokulu doğduğu Hindah köyünde, ortaokulu Babayurt kasabasında yatılı olarak okudu. Liseyi Dağıstan&#8217;ın başkenti Mahaçkale&#8217;de bitirdi. Liseden sonra Dağıstan Devlet Pedagoji Üniversitesi’nde (1986-1992) öğrenim gördü. 1989’da geçirdiği kazada bedenin büyük bölümü felç oldu. Hastalık sırasında ‘kendi kendini tedavi’ yöntemini uygulayarak felçten kurtuldu.</p>
<p>O günden sonra hayat felsefesi ve dünyaya bakış açısı değişti. Kendi kendini iyileştirmedeki başarısı Rusya&#8217;daki bilim adamları ve doktorların dikkatini çekti. Onların maddi ve manevi yardımlarıyla Moskova&#8217;da ve Kiev&#8217;de Alternatif Tıp üzerine eğitim gördü. Daha sonra 1991&#8242; de Kuzey Kafkasya&#8217; da ilk ezoterik bilim merkezinin kurucusu oldu. 1996&#8242;da Moskova&#8217;da Birleşmiş Milletler ve UNESCO tarafından kurulan komisyonca verilen &#8216;Alternatif Tıp İlimleri Doktoru&#8217; ünvanını kazandı.</p>
<p>İlk kitabı &#8216;Biyoenerji ve Alternatif Tıp&#8217; dört baskı yaptı. Dr. Şuayip Dağıstanlı, bu kitabında okuyucularına, kendilerine uygulayabilecekleri doğal yöntemlerle sağlıklı bir yaşamın ipuçlarını vermektedir. Dr. Dağıstanlı, 1992&#8242;den başlayarak çeşitli merkezlerde ve hastanelerde görev aldı. 1997&#8242;de İstanbul&#8217;da kurduğu Şua Biyoenerji Merkezi’nde çalışmalarını sürdürdü. 2002-2003 yılları arasında Prag&#8217;da Radio Free Europe-Radio Liberty&#8217;de gazeteci-spiker olarak görev yaptı. Daha sonra yeniden Türkiye&#8217;ye döndü. Şimdi Suadiye&#8217;de kurduğu Şua Human Academy Merkezi&#8217;nde çalışmalarını sürdürmekte, biyoenerji, akupunktur, manuel terapi, ayurveda, şiatsu gibi 30&#8242;a yakın tanı ve tedavi yöntemi uygulamaktadır. Türkiye&#8217;deki ve başka ülkelerdeki çeşitli dernek ve kuruluşlarda, kendini programlama, psikolojik denge idmanı, içimizdeki enerjiyi pozitif yönde kullanarak kendini geliştirme, hayattaki görevimizin farkına varma gibi insanın kendisini aşması ve dünyayla bütünleşmesi konulu konferanslar, seminerler vermektedir. 70’e yakın televizyon ve radyo programına katılmıştır. Mesleğinin yanı sıra, müzik, dans, resim gibi çeşitli sanat dallarında çalışmaları vardır.<br />
* shuacentre.com</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mimartuba.com/biyoenerji/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>secdede bir ömür</title>
		<link>http://www.mimartuba.com/secdede-bir-omur/</link>
		<comments>http://www.mimartuba.com/secdede-bir-omur/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 04 Oct 2011 09:59:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[kitap]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mimartuba.com/?p=1498</guid>
		<description><![CDATA[mehmet akar&#8216; ın secdede bir ömür adlı kitabından notlar; • Talebelerinden Bayram Ağabey Üstad’ ın şöyle dediğini nakletmiş: “Hatta benim bir dua vaktim var, o saatte melaike dahi olsa kabul etmem” • Yine Bayram Ağabey’ in anlattığına göre, mübarek gecelerde ve ramazanın son on bei gününde uyumaz, uyutmazdı. Talebelerini gece kontrol eder, uyuyanı, su döker, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>mehmet akar</strong>&#8216; ın <strong>secdede bir ömür</strong> adlı kitabından notlar;</p>
<p><img src="http://www.mimartuba.com/wp-content/uploads/0126-210x300.jpg" alt="0126 210x300 secdede bir ömür" title="01" width="210" height="300" class="alignleft size-medium wp-image-1499" />•	Talebelerinden Bayram Ağabey Üstad’ ın şöyle dediğini nakletmiş: “Hatta benim bir dua vaktim var, o saatte melaike dahi olsa kabul etmem”<br />
•	Yine Bayram Ağabey’ in anlattığına göre, mübarek gecelerde ve ramazanın son on bei gününde uyumaz, uyutmazdı. Talebelerini gece kontrol eder, uyuyanı, su döker, uyandırırdı.<br />
•	Barla’ da Üstad’ ın namazda –akşam ve yatsı bilhassa sabah namazlarında- Kur’an-ı Kerim’ in elhamdülillah ile başlayan sureleri okuduğunu, Kur’an’ın ilahi sadasının onun bütün ruhunu kapladığını söylüyor ve “Barla’ da bir gece yanında kalmıştım. Sabaha kadar uyumadan ibadet ediyor, zikir ediyor, tesbih çekiyordu. Pek az uyurdu, uyur gibi görünürdü” diyordu Üstad’ ın “daima birinci” olarak nitelendirdiği Hulusi Yahyagil Ağabey.<br />
•	Emin Tekinalp Ağabey de Afyon’ da hapishaneye atılmıştı. Hapishaneye ulaştıklarında saat gecenin ikisi idi. O saatte ağlar gibi bir inilti duymuş ve bekçiye sormuştu. Adam: “Burada yetmiş beşlik Bediüzzaman diye bir hoca var. O, her gece sabaha kadar böyle devam eder. Ne yapar bilmiyoruz.” diyordu.<br />
•	Molla Hamid Efendi, Van’ da, iki sene yanında kalmış, hizmetini görmüş, hayatının en saadetli günlerini yaşamıştı. O da Üstad’ ın ibadetinin, ihlasının gayretinin şahidiydi. Üstad her gece teheccüd namazına kalkıyor, bazı günler uyuyamayan Molla Hamid onu görüyor, Üstad Hazretleri, “Keçeli! Madem uyumuyorsun kalk gel sen de gel, beraber dua edelim.” diyordu. Molla Hamid, okuyacak bir şey bilmediğini ifade ediyor, o, “Ben dua edeceğim, sen amin dersin.” Buyuruyordu. Molla Hamid’ in dua esnasında uykusu gelirse, “Ben de eskiden senin gibi idim, sonra alışırsın.” Derdi. Çok mütevazi idi.<br />
•	Meşhurların duası ile dua etmesini Molla Hamid’ e, “Büyük bir sarayın kapısını açtırmak için nasıl o saray sahibinin tanıdığı kimseye benzeyerek kapı vurulursa, ben de Yunus Aleyhisselam’ ın, Veysel Karani’ nin dua ve münacatlarını kuyorum ki, onunla kapıyı açtırayım. Onlar kapıyı açmışlar, ben de seninle içeriye gireyim.” şeklinde izah etmişti.<br />
•	Şeyh Said İsyanı bahane edilerek Üstad Van’ dan alınmış, bir kafile ile birlikte batıya sürgün edilmek üzere yola çıkarılmıştı. Bir ara kızakları çeken öküzlerin ayağı taşa takılıp kanamış. Üstad; “Beyler inelim, öküz efendinin ayağı kanıyor” demiş ve bineğinden inmiş.<br />
•	Üstad’ ın eşyalarının misk gibi koktuğunu belirtmiş bütün talebeleri. Bunun üzerine İstanbul’ daki esansçılar araştırılmış ve kokunun adının “tefarik” olduğunu bulmuşlar.<br />
•	Bazen, bir şeyler vermek için çok fazla ısrar edenler oluyormuş. Bir defasında Kastamonu Belediye Reisi yirmi beş lira vermek istemiş. Üstad kabul etmeyince ısrar etmiş. Üstad Hazretleri de bir lirasını almış, kendi kesesinden de bir lira çıkarıp Belediye Reisine hatıra olarak vermiş. İnsanları kırmamak için böyle bir usul bulmuş, almamış ancak değişiyormuş. Öz kardeşinde dahi düsturunu değiştirmiyormuş. Bir keresinde kendisine bir kase çorba getiren kardeşine cebinden iki kuruş çıkarıp vermiş, kardeşi almak istemeyince de “Abdulmecid, al hakkını, bu senin hakkındır. Benim ihlasımı bozma” demiş.<br />
•	1892’ de Siirt’ te Molla Fethullah Efendi’ nin medresesine gitmiş, Molla Fethullah Efendi’ nin sorduğu her soruya cevap vermiş ve bir yaprağı bir okuyuşta hıfzetmiş. Bu zeka ve kabiliyeti herkesi olduğu gibi Molla Fethullah Efendi’ yi de hayrete düşürmüş ve kendisine “Bediüzzaman” demişti.<br />
•	Rusya’ dan Üstadla birlikte Çorumlu Binbaşı Ali Haydar Bey de firar etmiş. Volga Nehri’ ni sanki karda yürüyor gibi bazen topuklarına, bazen dizlerine kadar suya batarak geçmişler. Bu durum Ali Haydar Bey’ i fazlasıyla heyecanlandırdığından nehri geçtiklerinde Üstad ona dönüp, “Kardeşim Ali Haydar, Cenab-ı Hak, Hazreti Musa’ ya denizi musahhar ettiği gibi, bize de senin yüzün hürmetine Volga Nehri’ ni musahhar etti.” demiş. Ali Haydar Bey olanların farkında olduğundan “Sizin dediğiniz gibi olsun” demekle yetinmiş.<br />
•	Denizli hapishanesine götürülürken o zamanki vali ve emniyet teşkilatı güya Üstad’ ı suç üstü yakalamak niyeti ile istasyona gitmişler. “Sarık” gibi büyük bir suçu yerinde, şahitlerle tespit etme niyetindelermiş. Üstad trene binerken sarığını çıkarıp binince vali ve emniyet müdür “Nasıl haber aldı” diye şaşkınlık yaşamışlar. Üstad bu hadiseyi şu şekilde açıklamış; “Bir pire onları mağlup etti.” Meğer, trene binerken sarığına bir pire konmuş,  Üstad da onun için sarığını çıkarmış.<br />
•	Erek Dağı’ nda iken havalar soğuyunca bir oda yapılmasını istemiş. Talebeleri, istediği yamaca odayı yapmak için kazmaya başladıklarında karınca yuvasıyla karşılaşmışlar. Üstad yuvayı görünce orayı kazmamalarını istemiş, sebebini soranlara ise “Bir ev yıkıp, bir ev yapmak olur mu?” diye cevap vermiş.<br />
•	Üstad İstanbul’ dayken talebelerinden Molla Süleyman’ la sinemaya gitmiş. Birinci mevkiye bilet almış, zaten her yerde hep en iyi yeri seçermiş. Bir müddet seyrettikten sonra Molla Süleyman’ a “Ne anladın bu filmden?” diye sormuş. Molla Süleyman “Hiçbir şey” cevabını verince “İşte dünya da böyledir. Kendisi sabit olmadığı gibi, içindekiler de öyledir. Fanidir, durmuyor gidiyor. Onun için dünyaya güvenme, bu film kadar kısadır. Sinema perdeleri gibi akıp gidiyor, göz açıp kapayıncaya kadar geçip gidiyor” demiş.<br />
•	Abdullah Ekinci, Birinci Cihan Harbi’ nden önce gördüğü Üstadı şöyle anlatmış: “Harpten önce Üstad Van’ da çok şatafatlı gezerdi. Güzel giyinirdi, kibar ve güzel bir endamı vardı. Paşaların arkadaşıydı. Horhor Medreselerinde müderristi.”<br />
•	Emirdağ Lahikasında, ahiretimizi ve dünya hayatmızı baskılardan, zulümlerden, dalaletin helakindan kurtarmak için o iki vesileyi izah etmiş. Birincisi, Kur’an’a ait hakikatlerin izah ve ispatı; ikincisi ise fen ve din ilimlerinin birlikte öğretildiği medresenin veya medreselerin açılması idi. O, o gün kalbine doğan şeyle, Afrija’ daki Camiü’l-Ezher gibi, Asya’da da, ondan daha büyük, “Medresetü’z-Zehra” namında bir medrese planlamış.<br />
•	Abdullah Yeğin Ağabey, Urfa’ da hizmetteyken validesi, Üstad’ a “Abdullah’a müsaade edin, iki aylığına yanıma gelsin, yoksa hakkımı helal etmeyeceğim” diye bir mektup göndermiş. Üstad o sırada Emirdağ’ dadır. Mektubu gören Zekeriya Kitapçı, Üstad’ tan habersiz olarak Abdullah Ağabey’e mektupla, durumu biraz da kendi anladığı şekilde anlatır ve “Gel” der. Abdullah Ağabey hemen yola çıkar. Önce Emirdağ’ da Üstad’ ı ziyaret edecek sonra memleketine gidecektir. Üstad bu durumdan hoşnut olmaz: “Sıla-yı rahim mektupla da olur. Hemen Urfa’ ya geri dön. Önceden tedbir alıp eve ara sıra mektup yazsaydın bunlar başına gelmezdi. Eğer onlar seni özlemişlerse senin yanına gelsinler.” der</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mimartuba.com/secdede-bir-omur/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>yaşamın sırrı dna</title>
		<link>http://www.mimartuba.com/yasamin-sirri-dna/</link>
		<comments>http://www.mimartuba.com/yasamin-sirri-dna/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 03 Oct 2011 09:59:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[kitap]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mimartuba.com/?p=1484</guid>
		<description><![CDATA[bahri karaçay&#8216; ın yaşamın sırrı dna adlı kitabından aldığım notlar; • Eugenics: Yunanca iki kelimenin birleşmesiyle oluşmuş: eu (iyi) + genet (doğum) = “doğuştan iyi oluş” veya “kalıtımsal soyluluk” demektir. • 1930 yılında, ABD’ nin Virgina eyaletinde, eğitim düzeyleri çok düşük olan fakir insanlar, çoğunda suyun ve tuvaletin olmadığı, birbirlerine çok uzak olan evlere yerleştirilmiş. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>bahri karaçay</strong>&#8216; ın <strong>yaşamın sırrı dna</strong> adlı kitabından aldığım notlar;</p>
<p><img class="alignleft size-medium wp-image-1485" title="kapak" src="http://www.mimartuba.com/wp-content/uploads/kapak2-185x300.jpg" alt="kapak2 185x300 yaşamın sırrı dna" width="185" height="300" /><strong>•	Eugenics:</strong> Yunanca iki kelimenin birleşmesiyle oluşmuş:<br />
eu (iyi) + genet (doğum) = “doğuştan iyi oluş” veya “kalıtımsal soyluluk” demektir.<br />
•	1930 yılında, ABD’ nin Virgina eyaletinde, eğitim düzeyleri çok düşük olan fakir insanlar, çoğunda suyun ve tuvaletin olmadığı, birbirlerine çok uzak olan evlere yerleştirilmiş. Burada yaşayanlara (white trash) yani beyaz çöp adını vermişler.<br />
•	Uyumsuz damgası vurulanları toplamak için ara sıra şerifler kasabaya uğrayıp bir kaç çocuğu yanlarına alarak geri dönerlermiş. Toplama sebepleri ise; devlet yetkililerinin, onların genetik olarak yetersiz ve aptal olarak inanmaları.<br />
•	Devlet, aptal ve yetersiz olmalarının toplum kalitesini düşürdüğünü düşünüyor, hatta gerizekalılık ve yoksulluk genlerini taşıdıkları sebebiyle tamamen ortadan kaldırılmalarına gerektiğine inanıyordu. Bunun tepki toplayacağını düşündükleri için daha akıllıca bir yönteme başvurmuşlardı; kısırlaştırma. Eyalet olarak da Kabul edilen bir kanundu bu artık.<br />
•	Hastaneye getirilen çocukların bir kısmı apandist ameliyatı olacağını zannediyor, bır kısmı ise neden ameliyata alındıklarını dahi bilmiyordu. Gerçeği, bir kısım devlet sırlarını açıklayan araştırmacılar sayesinde öğrenmiş oldular.<br />
•	Resmi kayıtlara gore ABD çapında 60 bin kişi kısırlaştırılmış o dönemlerde.<br />
•	Bu hareketin haklılığını kabul ettirmek için, okullarda çocuklara konuyla ilgili filmler seyrettiriliyor (Siyah Leylek filmi), kiliselerde Eugenik Birliği tarafından yazılmış ve ödül almış vaazlar dinletiliyordu.<br />
•	Aslında bu olanlar, güçlü olanın, güçsüze karşı açtığı bir savaşın parçasıydı ve bu hareketin öncüleri arasında bilim insanı olarak nitelendirilenler de vardı.<br />
•	ABD’ deki bu hareket okyanus ötesine de taştı ve Hitler’ in genetikçi doktoruna kadar uzandı. Bu da yüz binlerce insanın zorla kısırlaştırılması ve sonra da Nazi kamplarında yakılarak tamamen ortadan kaldırılmalarıyla sonuçlandı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Eugenikçiler</strong><br />
•	Endüstrileşme ve tarımda makineleşme sonucu kırsal kesimden büyük şehirlere doğru büyük bir göç başladı. Buna hazır olmayan şehirde kargaşa yaşandı. Göç edenler için yeterli evin olmaması gibi sorunlar ekonomik çöküntü ile sonuçlandı.<br />
•	Elit kesim, sorunun halledilmesi için üniversitelere başvurdu. Üniversiteden bir grup bilim insanı, ana problem olarak genetiği öne sürdü. Onlara göre yoksulluk, aptallık, alkoliklik, asilik gibi faktörler genetik yapı tarafından belirleniyordu.<br />
•	Çözüm bulundu; Kuzey Amerika kökenli olanların dışındakilerin genleri bozuktu ve çoğalmaları önlenmeliydi.<br />
•	Bu akımın fikir babası Darwin’ in kuzeni olan “Francis Galton” tur. Galton, toplumda yetenekli ve sağlıklı olanların daha fazla çocuk sahibi olmaları gerektiğine inanıyordu. Bir grup elit ise asıl ilerlemenin, zayıfların toplumdan elenmesi ile sağlanacağına inanıyordu. Bu sebeple, Galton’ un fikirleri “pozitif eugenic” olarak algılandı, ancak zayıfların elenmesi, yani “negative eugenik” hareketi daha fazla Kabul gördü.<br />
<img class="alignleft size-medium wp-image-1486" title="01" src="http://www.mimartuba.com/wp-content/uploads/0124-300x234.jpg" alt="0124 300x234 yaşamın sırrı dna" width="300" height="234" />•	Birinci Dünya Savaşı sonrası, ABD çok fazla göç almaya başladı. Eugenikçiler, ABD giriş kapılarında, göçmenler üzerinde testler uygulayarak eleme yaptılar. İngilizce bilmeyen pek çok göçmen, İngilizce olan bu testlerde başarısız olunca “aptal” olarak damgalanıp ya kısırlaştırıldı ya da ülkelerine geri gönderildi.<br />
•	Eugenik hareketi, İkinci Dünya Savaşı’ nda Almanya’ da yapılan soykırım ile son buldu. Ancak hala bu fikre ait izlere rastlamak mümkün. Örneğin; kırılmaz gözlük camının mucidi Robert Graham, elde ettiği servetin büyük kısmını, 1980 yılında, insane ırkının iyileştirilmesi için harcamaya karar verdi.</p>
<p><strong>2.BÖLÜM: ÖLÜMSÜZ SARMAL</strong><br />
•	Karakterlerin anne ve babadan çocuklara, ebeveyn bitki ve hayvanlardan yeni nesillere aktarıldığı binlerce yıldır bilinmesine rağmen kalıtımın mekanizması ancak 19. Yüzyılda çözüldü.</p>
<p>Mendel ve Bezelyeleri<br />
•	Çek Cumhuriyeti’ nde yaşamış bir rahiptir Mendel.<br />
•	Bilimsel yöntem kullanarak kalıtımın fiziksel esaslarını ortaya koyan ilk çalışmayı yapmıştır.<br />
•	Elde ettiği sonuçları ilk defa 1865 yılında bir toplantıda bilim insanlarına sundu ancak çalışmaları, bilim dünyasında kabul görmedi.<br />
•	Ölümünden 16 yıl sonar üç farklı bilim adamı aynı deneyi yaparak Mendel’ i doğruladı.<br />
<em>•	Mendel’ in çalışmalarıyla ortaya çıkan sonuçlar;</em><br />
I.	Değişik özelliklere sahip bezelyeler çaprazlandığında ortaya çıkacak bezelyelerin olası farklı özelliklerinin sayısı belirlenebilir. Çünkü her bir özelliği belirleyen tek bir gen vardır ve bu genin iki ayrı formu bulunmaktadır.<br />
II.	Genler baskın veya çekinik olarak işlev görürler.<br />
<img class="alignleft size-medium wp-image-1487" title="02" src="http://www.mimartuba.com/wp-content/uploads/02-300x244.gif" alt="02 300x244 yaşamın sırrı dna" width="300" height="244" /><strong>DNA Yapısının Keşfi</strong><br />
•	Dna merdivenin ayakları gibi düzenli bir yapıya sahipti ve bir bölümü düzenli aralıklarla tekrar ediyordu.</p>
<p><strong>Ateşi İlk Defa Kontrol Edenler</strong><br />
•	Fosillerden, ot yiyen ilk insanların beyinlerinin küçük kaldığını ve et yiyenlerin beyinlerinin çok daha büyük olduğunu öğreniyoruz.</p>
<p><strong>Neanderthaller</strong><br />
•	İklim konusunda son zamanlarda ileri sürülen bir diğer görüş, iklimin ve iklime bağlı olarak çevrenin çok kısa sürede değişmesinin Neanderthallerin yok olmasına neden olduğunu ileri sürüyor. Örneğin ağaçlık alanların çok kısa sürede otlak alanlarına dönüşmesi, daha once ağaçları kendilerine korunma ve saklanma yeri olarak kullanan Neanderthallerin avlanma tekniklerini değiştirmeye zorladı. Bu yeni koşullarda kendilerini korumayı beceremeyen Neanderthallerin sayısı çok kısa sürede azaldı. Bu tür çevresel değişimlerin sayısının artması Neanderthallerin sayılarının giderek daha da azalmasına ve sonuçta yok olmalarına sebep oldu.</p>
<p><strong>Havva Varsayımı</strong><br />
•	İnsanlığın kökeni hakkındaki bilgilerimiz uzun bir süre, başka bir alternatif olmaması nedeniyle kazırlarda elde edilen bulgulara dayandı. İlk insanların nerede ortaya çıktığı konusunda değişik fikirler öne sürüldü, ancak bunlardan özellikle ikisi Kabul gördü. Bu tezlerden biri, ilk insanların yerküremizin değişik bölgelerinde, eşzamanlı ve birbirinden bağımsız olarak ortaya çıktığıydı. Diğer tez ise, aslında tek bir kaynağı olan insanlığın milyonlarca yıl önce dünyanın belli bir bölgesinde ortaya çıkıp aradan geçen zaman içinde yer küreye dağıldığı şeklindeydi. Ancak moleküler yaşam bilimleri tekniklerinin, özellikle gen teknolojisinin antropolojiye uygulanması, insanlığın kökeni hakkındaki belirsizlikleri büyük oranda ortadan kaldırdı. Büyük oranda diyorum çünkü günümüzde bile bu iki görüşün savunucusu iki ayrı grubun varlığı devam etmekte.</p>
<p>•	Dna dizilimine dayalı veriler, bugün yerküremizin sakinleri olan insanların tek bir kökene sahip olduğunu gösteriyor. 1987 yılı Ocak ayında Kaliforniya Üniversitesi araştırmacılarından Allan Wilson ve çalışma arkadaşları Rebecca Cann ve Mark Stoneking Nature dergisinde bir makalede yayımladılar. Makale, şu anda dünya üzerinde yaşayan bütün insanların genetik malzemesinin 200.000 yıl önce Afrika’ da yaşamış olan tek bir kadından geldiği sonucunu bildiriyordu. Haber anında günlük gazetelere de yansıdı. Gazetelerden biri haberi, ilk kadın Havva’ ya atıfta bulunarak “Hepimizin Annesi – Bilim İnsanının Teorisi” başlığıyla vermişti. O günden sonra bu tez bilim çevrelerinde “mitokondriyal Havva” olarak anılmaya başladı. Farklı ırklardan ve bölgelerden 147 kişinin mitokondri  DNA’ sının dizilimini belirlemiş ve birbirleriyle karşılaştırarak benzerliklerini ve farklılıklarını incelemişlerdi. Araştırmalarına temel oluşturan düşünce, dünyanın farklı bölgelerinde yaşayan, farklı ırklardan insanların DNA dizilimlerindeki benzerliklerin veya farklılıkların insanın kökeni hakkında önemli ipuçları vereceğiydi. Eğer insanlar dünyanın farklı yörelerinde aynı anda ortaya çıktıysa, o zaman DNA dizilimlerinde gruplaşmalar olmalıydı. Örneğin, Afrika2 da ortaya çıkmış olan grubun bugünkü çocuklarının DNA ları birbirlerine daha yakın, ama örneğin Avustralya insanlarının DNA’ sından farklı olmalıydı. Sonuçta kaç farklı noktada insan türü ortaya çıkmışsa, DNA dizilimleri arasındaki çeşitlilik de o kadar olmalıydı. Eğer tek bir köken söz konusu ise, DNA örnekleri dünyanın neresinden ve hangi ırktan gelirse gelsin büyük benzerlik göstermeliydi. Elde edilen sonuç ikinci senaryoyu doğruladı. Dünyada yaşayan hemen hemen her ırkı ve grubu temsil eden bu 147 kişilik grubun DNA’ ları çok büyük bir benzerlik gösteriyordu. Bu sonuç bütün insanların ortak bir atadan geldiğinin kanıtıydı.</p>
<p><strong>Adem Varsayımı</strong><br />
•	Havva varsayımı özellikle antropoloji alanında çalışan bilim insanları arasında beklendiği şekilde kabul görmemişti. Bir gruba göre, modern insanın ataları sadece 140-290 bin yıl değil, 2 milyon yıl önce Afrika’ dan ayrılmış olan küçük bir gruptu. Bu görüşe göre, aradan geçen iki milyon yılda bu küçük gruptan gelen insanlar dünyanın değişik kıtalarına ulaşmış ve bugünkü insanlığı oluşturmuşlardı. Bu nedenle Havva varsayımını ya doğrulayacak ya da yalanlayacak bilimsel verileri pek çok araştırmacının beklentisi haline gelmişti.<br />
•	Dünyanın farklı bölgelerinden ve farklı ırklardan gelen erkeklerin Y kromozomlarının DNA dizilimi çok büyük bir benzerlik taşıyordu. Bu bulgular Havva varsayımının gösterdiği gibi, insanlığın birbirinden bağımsız gruplar halinde dünyanın farklı noktalarında ortaya çıkmadığını, en azından bugün yaşayan insanların çok küçük bir grubunun bulguları sadece “ortak ata” varsayımını doğrulamakla kalmadı, insanın kökeninin Afrika’ nın kuzeydoğusunda yaşayan bir grup olduğunu da gösterdi.</p>
<p><strong>Genlerin Patentlenmesi: Felakete Reçete</strong><br />
•	Yıl 2023. Mehmet Bey X hastalığına yakalanmıştır. Hastalık Y genindeki bir mutasyon sonucu ortaya çıkmıştır. Eğer tedavi edilmezse Mehmet Bey’ in sağlığı giderek kötüleşecek ve 7 ila 10 yıl içinde hayatını kaybedecektir.Tıptaki gelişmeler, Y genindeki bozukluğu gen tedavisi ile düzeltecek seviyeye ulaşmıştır. Mehmet Bey’ in Y genindeki bozukluk Akdeniz Üniversitesi Gen Tedavi Merkezi’ ndeki imkanlarla tedavi edilebilmektedir. Ancak doktorlar böyle bir tedaviye girişemezler, çünkü tedaviye başlamadan önce Y genini patent altına almış olan Amerikan veya Avrupalı şirkete başvurarak izin almak zorundadırlar. Patentten dolayı önce bu şirkete yüklü bir miktarda para ödenmesi gerekmektedir. Bu parayı dar gelirli Mehmet Bey karşılayacamayağı için ya tedavi edilmeden ölüme terkedilecek ya da Türk hükümeti, sağlık sigortası ile gerekli ödemeyi, patenti elinde tutan Amerikan veya Avrupalı şirkete yaptıracaktır. Sadece tek bir ilaç için yaptığı ödemelerin Brezilya hükümetini iflasın eşiğine getirdiğini hatırlayalım. İnsanın 25-30 bin gene sahip olduğu düşünülürse, bunların bozukluğu ile ortaya çıkacak her bir hastalık için, söz konusu genin patentini elinde tutan şirkete ödeme yapılması, gelişmekte olan ülkelerin ekonomisine çok ağır bir yük ve büyük bir darbe olacaktır. Ödeme yapmanın alternatifi de vatandaşların parasızlık nedeniyle o sağlık hizmetinden mahrum bırakılmasıdır.</p>
<p><strong>Fazladan Bir Kromozomun Marifetleri</strong><br />
•	Down sendromu eşey hücrelerin oluşumu sırasında işlerin ters gitmesi sonucu ortaya çıkar. Bu hücrelerin 23 adet kromozom taşıması gerekirken, bilinmeyen bir nedenle kromozomların eşit biçimde ayrışımı aksar ve bu hücrelerden bazılarında 23 yerine 24 kromozom kalır. Bilimsel çalışmalar, kadının çocuk sahibi olma yaşı ile Down sendromlu çocuk doğurma ihtimalinin doğru orantılı olduğunu gösteriyor. Bu çalışmaların sonucuna göre Down sendromlu çocuk sahibi olma ihtimali 30 yaşın altında çocuk sahibi olan kadınlarda %5’ in altında iken, 30’ lu yaşlarda hızlı bir artış göstermekte ve 37-38 yaşlarında %15’ lere, 39-40 yaşlarında ise %35’ lere kadar sıçramaktadır.</p>
<p><strong>Kanser</strong><br />
•	Tümör: Anormal büyüme veya kitle demektir. Kanser türleri arasında çok önemli farklılıklar bulunmakla beraber, bütün kanser türlerinde görülen ortak bir özellik, nrmal hayat akışı içinde geçerli olan hücre sayısındaki dengenin bozulması ve kanserin oluştuğu dokuda fazladan hücrelerin ortaya çıkmasıdır.</p>
<p><strong>Şizofrenik Beyin</strong><br />
•	Ön alın korteksi kişiliğin oluşumu açısından son derece önemlidir. Çünkü ergenlik yılları kişiliğin şekillendiği yıllardır. Bu devrede ön alın korteksindenki sinir hücreleri arasında önemli bağlantılar kurulur. Güçlü bağlantılar devamlılığını korurken zayıf olanlar yok olur. Bu yıllarda yapılan etkinlikler hangi bağlantıların kalıcı olacağının belirlenmesinde önemli rol oynar. Beyinde bu etkinlikler devam ederken “dışarıda” fırtınalı ergenlik yılları yaşanmaktadır. Bunlardan dolayı ergenlik çağındaki beyin, yetişkin beynine göre çok daha hassastır ve daha kolay incinir.<br />
•	Bilimsel veriler, beynin gelişimi sırasında sinirlerin birbirleriyle irtibat kurmasını ve sonuçta sağlıklı bir beyin oluşturmasını engelleyen nedenlerin, ergenlik çağında şizofreniye sebep olacağı doğrultusunda. Bunun kökeninde kişinin genetic yapısı olabileceği gibi, hamilelik sırasında yetersiz beslenme veya virus enfeksiyonu gibi etkenler de olabilmektedir. Bu anormallikler beyinde hayatın erken dönemlerinde gerçekleşirken, hastalığın belirtileri ancak yıllar sonra ortaya çıkmaktadır. Özellikle ön alın korteksinin gelişimini tamamlayıp tam kapasite çalışmaya başladığı ergenliğe geçiş yılları, anormalliklerin etkisinin iyice açığa çıktığı yıllardır.</p>
<h2><strong>Yazar Hakkında</strong></h2>
<p><strong>Bahri Karaçay<img class="alignright size-full wp-image-1488" title="03" src="http://www.mimartuba.com/wp-content/uploads/0319.jpg" alt="0319 yaşamın sırrı dna" width="200" height="232" /></strong> Erzurum’da dünyaya geldi. Müziğe ilk adımını onüç yaşında iken 1977 yılında Erzurum Halk Oyunları Halk Türküleri ve Turizm Derneği’nin kurduğu Türkiye’nin ilk Türk Halk Müziği Çocuk Korosunda attı. Beş ay gibi kısa bir süre sonra 12 Mart Erzurum’un kurtuluş şenliklerinde okuduğu “Göç Göç Oldu” adlı uzunhavayla dinleyici ile buluştu. 70’lerin sonlarında bölgesel yayın yapan TRT Erzurum Televizyonunda koro  ve solo türküler okumaya başladı.</p>
<p>Üniversite eğitimi sonrasında Master ve Doktora çalışmalarını yapmak üzere gittiği Amerika’da müziğe uzun yıllar ara veren Bahri, 1997 yılında Ohio Eyaleti başkenti Columbus şehrinde TÜRKANA adıyla (okunuşu: TÜR-KA-NA =özü ve orijini Türk olan) bir müzik grubu kurdu. İkisi Türk, beşi Amerikalı yedi kişiden oluşan TÜRKANA grubu 1999 yılında ilk CD albümünü çıkardı. “Keyfim Yerinde” adlı bu albümdeki altı parça Bahri’nin bestelerinden oluşmaktadır.</p>
<p>Master ve Doktorasını The Ohio State Üniversitesinde, İnsan Genetik Hastalıkları konusunda yapan Bahri Karaçay, halen Iowa Üniversitesi Pediatri Bölümünde Araştırmacı Bilim Adamı olarak çalışmalarına devam etmektedir.</p>
<p>*bahrikaracay.com</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mimartuba.com/yasamin-sirri-dna/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ömrüm benim bir ateşti</title>
		<link>http://www.mimartuba.com/omrum-benim-bir-atesti/</link>
		<comments>http://www.mimartuba.com/omrum-benim-bir-atesti/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 30 Sep 2011 09:59:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[kitap]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mimartuba.com/?p=1475</guid>
		<description><![CDATA[ahmet haşim&#8216; i yakından tanımak isteyen mutlaka okumalı. beşir ayvazoğlu&#8216; nun &#8220;ahmet haşim&#8221; i konu alan ömrüm benim bir ateşti adlı kitabından aldığım notlar; • Hemen her şairde zaman ve mekanla sınırlı realitenin bağlarından kurtulup sonsuzluğa veya Mutlak Hakikat’ e kavuşma arzusu vardır. Özellikle mistiklerde bu arzu çok belirgindir.Bazı şairler siyasi ve sosyal baskılardan bunalarak [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>ahmet haşim</strong>&#8216; i yakından tanımak isteyen mutlaka okumalı.</p>
<p><strong>beşir ayvazoğlu</strong>&#8216; nun &#8220;<strong>ahmet haşim</strong>&#8221; i konu alan<strong> ömrüm benim bir ateşti</strong> adlı kitabından aldığım notlar;</p>
<p><img class="alignleft size-medium wp-image-1476" title="kapak" src="http://www.mimartuba.com/wp-content/uploads/kapak1-203x300.jpg" alt="kapak1 203x300 ömrüm benim bir ateşti" width="203" height="300" />•	Hemen her şairde zaman ve mekanla sınırlı realitenin bağlarından kurtulup sonsuzluğa veya Mutlak Hakikat’ e kavuşma arzusu vardır. Özellikle mistiklerde bu arzu çok belirgindir.Bazı şairler siyasi ve sosyal baskılardan bunalarak O Belde’ ler, grup halinde veya tek başına yaşayıp mutlu olabilecekleri kusursuz dünyalar tasarlamışlardır. Edebiyat hayatının ilk döneminde Haşim’ in kendini çok yakın hissettiği Servet-i Fünuncuların da, muhtemelen JJ Rousseau tesiriyle inşa ettikleri hayal ülkeleri vardı. Hatta bir ara ütopyalarını gerçekleştirmek için Yeni Zelanda’ ya topluca göç edip orada bir koloni kurmaya, bu hayalleri gerçekleşmeyince Hüseyin Kazım Kadri Bey’ in Manisa dolaylarındaki Sarıçam’ da  saip olduğu araziye geniş bir çiftlik kurarak orada hep birlikte  yaşamaya karar vermişlerdir. Planlarını Tevfik Fikret’ in çizdiği köşkler yapacak, toprağı işleyecek, birlikte yaşayıp çocuklarını bizzat yetiştirerek baskı ortamından uzakta huzurlu bir ömür süreceklerdir. Hatta bunun için Hüseyin Cahit bir keşif yolculuğu yapar. Ne var ki Fikret’ in vazgeçmesi yüzünden proje suya düşecektir.<br />
•	Düşledikleri dünyaya ulaşamadıkları için şiirlerinde gurbet konularını dahi işlemiştir.<br />
•	Haşim’ in babası vefat etmiş, bunun üzerine Haşim İzmir’ e Yakup Kadri’ nin yanına gitmiştir. Taşraya ilk çıkışı olduüu için biraz gariptir Haşim ancak perişanlığını çabuk atlatan Haşim, İzmir’ in daha önce farkına varamadığı güzellikleri Yakup Kadri’ ye öğretmeye başlamıştır. Şehrin en iyi lokantası hangisidir, en iyi manzara nereden seyredilir, en güzel nerede hayale dalınır, hepsini Haşim öğretmiştir.<br />
•	Birinci Dünya Savaşı sırasında Çanakkale Cephesi’ ne gönderilir ancak hiçbir şiirinde ve yazısında Çanakkale muharebelerine imada dahi bulunmaması şaşırtıcıdır.<br />
•	Haşim’ in en zor zamanlarında ateş hattında bulunduğu halde Çanakkale hakkında ısrarla susması, hükümetin savaşı uzaktan takip eden şair ve yazarları savaş destanı yazmaları için Çanakkale2 ye gönderirken, onu, zaferin nasıl ve ne pahasına kazanıldığını bizzat yaşayarak görmüş bir şair olduğu halde yok sayması yüzündendir. Yakup Kadri’ ye göre, Çanakkale’ ye gönderilen heyet Türkçülerden oluşuyordu; Haşim ve Süleyman Nazif aslen Türk olmadıkları için davet edilmemişlerdi. Nazif bu yüzden Enver Paşa’ ya ateş püskürmüştür; fakat Haşim öfkesini dışa vuramadığı için alaycı bir tavır takınmayı tercih eder. “Ama” diyor Yakup Kadri, “içini nasıl bir kurdun yediğini ben biliyordum.”<br />
•	Mütareke devrine maddi sıkıntılarla girdiği için “Türkiye’ de işin ne, Bağdat’ a gitsene” gibi laflar kulağına gelmeye başlayınca, Haşim’ in; “Öyle ya, harp olur, Haşim vatan müdafaasına çağrılır; sulh olur vatandan kovulmak istenir” dediğini belirten Yakup Kadri, kendisine vaadedilen bütün iyi imkanlara rağmen onun memurluğun kısıtlı şartlarıyla İstanbul’ da kalmayı tercih ettiğini söyler. Bu sebeple yardım elini uzatmayan dostlarına kırılır, haksızlığa uğradığı hissine kapılır. Aslında son derece  hassas ve mağrur olduğu için  dostları bu konuda teşebbüste bulunmaktan çekinmişlerdir.<br />
•	Yahya Kemal ile olan dargınlığının sebebi Yakup Kadri’ ye göre; Haşim’ in Dergah mecmuasının ilk yayını olan Göl Saatleri hakkında, Yahya Kemal’ in tek satır bile yazmamış olmasıdır.<br />
•	Haşim, gıyabında kendisinden hep “Arap Haşim” diye söz eden Yahya Kemal’ i yazılarında sık sık iğnelemiştir.<br />
•	Göl Saatleri adlı şiiri Haşim’ in yanlış zamanlaması yüzünden tepki ve alayla karşılanmış çünkü koskoca bir devlet çökmüş, vatan topraklarının büyük bir kısmı elden çıkmış, bir kısmı da işgal altındaydı. Anadolu’ da ise bir ölüm kalım mücadelesi vardı. Göl Saatleri birçok insana insana bu trajik duruma kayıtsız kalan bir şairin sayıklamaları olarak görünmüş olmalıdır. Hem şiir anlayışı, hem de sık sık gündeme getirilen Araplığı yüzünden kendini dışlanmış hisseden Haşim, gerçekten ülkenin kaderiyle hiçbir şekilde alakalı görünmez.<br />
•	Haşim, Şeyh Galib’ in şiir anlayışını açıklarken kendi anlayışının ipuçlarını da vermiş olmaktadır. Galib gibi o da tabiatı sevmez ve sonsuzca tekerrürünü çok sıkıcı bulur. İnsan zekasının tabiatı beğenmediği içim mimariyi, musikiyi, şiiri ve bir yığın hayat sanatını yarattığı kanaatindedir.<br />
•	Haşim’ e göre, asrımızın kendine has bir mimarisi yoktur; cami türbe ve medrese tarzı, ancak asırlık çınarların gölge saldığı meydanlarda palabıyıklı süvarilerin cirit oynadığı, davulların gümbürdediği, kırmızı ve yeşil bayrakların havalarda sırma ve ipeklerini dalgalandırdıkları bir dünyada anlamlıdır. “Sivri tırnakları çelikten bıçaklar gibi parıldayan matruş çehreli yeni erkeler ve işitilmemiş giranbaha hayvan kürkleri içinden altın renginde yılan gözleriyle bakan yeni kadınlar için cami biçiminde sinema ve türbe biçiminde ‘hal’ inşası fikri” ancak güzelliğin hidayetinden mahrum kalmış adamların şaşkın hayalinde vücut bulabilir; geçmişe bur tarzda dönüş bir tereddiden, bir irticadan başka bir şey değildir.<br />
Haşim, okuryazar gençler arasında mimari milliyetçiliğin hüküm sürdüğü, makalelerde ihtiyar mermerlerin mana ve asaletinden, şiirlerde kemer ve sütunların güzelliğinden söz edildiği İkinci Meşrutiyet yıllarında bir ara bu akıma kendisinin de kapıldığını ve eski abideleri görmek, nakışlar ve çinilere dair araştırmalarda bulunmak “nihayet mimarinin tarih ve bediine dair az çok uydurma yeni bir leşifle zengin, müstakbel münakaşalar için yerinde toplanmış kuvvetli vesikalarla silahlı olarak” dönmek için Bursa’ ya gittiğini Gurabahane-i Laklakan’ da anlatmıştır. Geçmiş asırlarda vücuda getirilmiş eserlerin değerinden asla şüphe etmeyen Haşim, bugünün en hünerli mimarlarının üç asır önce yaşamış saf ustalara bile çırak olamayacaklarını, Süleymaniye’ nin taşlarını ölçen pergeli düştüğü yerden kaldırıp kullanabilecek insan elinin kalmadığını, Sinan’ ın eserlerine haran olma kabiliyetinin bile yaşayan en büyük mimar için büyük bir şeref olduğunu söyler.<br />
•	İlk çocukluğunu hayatın akşam üzeri başladığı ve şairlerin “Ya leyl” nidalarıyla başlayan şiirler söyledikleri bir iklimde yaşayan Ahmet Haşim’ in hafızasını ve muhayyilesini gurup vakitlerinin, akşamın, çöl gecelerinin ve bu muhteşem gecelerde bir başka türlü parlayan ayın, yıldızların, seherlerin, fecirlerin, şafakların kuşatması kaçınılmazdı. Şuuraltında bir bakıma nadasa bırakılmış olan bu ilk izlenimler şiire başlar başlamaz su yüzüne çıkıvermiştir. Özellikle ay, Haşim’ in hayal dünyasında ilk şiirinde itibaren temel imajlardan biri olarak karşımıza çıkar; bazen annesinin hayalidir, bazan platonik aşkın sembolü.<br />
•	“İç sıkıntısı” başlıklı yazısında, trenle Frankfurt’ a giderken pencereden seyrettiği manzaraların hep birbirine benzemesinden şikayet eder ve “Rabbim” der, “Şu manzara dedikleri ne müz’iç bir şeymiş” Ve düşünmeye başlar; vardığı sonuç şudur: İnsan zekası tabiatı beğenmediği için şiiri, mimariyi, musikiyi, raksı ve onların yanında büyük, küçük bir yığın hayat sanatlarını yaratmıştır. Manzaralar ve yaşanmış hadiselerin olduğu gibi tasvirinden kötü eserler doğar.<br />
•	Çirkinliğiyle tanınan çok sayıda şair, filozof, ilim adamı vb. gelip geçmiş, fakat hiçbiri çirkinliğini kendine Ahmet Haşim kadar dert edinmemiştir. Çok çirkin bir adam olduğuna, bu yüzden hiçbir kadının kendisiyle ilgilenmeyeceğine inanan Haşim, Yakup Kadri’ nin ifadesiyle, “kafasını biçimsiz, yüzünü çirkin ve bünyesini vaktinden evvel ihtiyarlamış” bulurdu, bu kuruntuları yüzünden insanlardan sürekli kaçan, yarı vahşi bir adam haline gelmişti.<br />
•	Yakup Kadri, hatıralarında bir çokları gibi kendisinin de onu görmeden evvel karayağız biri olarak tahayyül ettiğini, karşısına mavi gözleriyle müstehzi gülen, beyaz tenli, kumral bir adam çıkınca hayretler içinde kaldığını anlatır. Tanıştıklarında Haşim henüz yirmi altı yaşında genç bir şair olmakla beraber yüzündeki çizgiler ve dökülmeye başlamış saçlarındaki tek tük aklarla vaktinden evvel yaşlanığ olgunlaşmış bir adam gibi görünmektedir.<br />
•	Haşim, harf inkılabını savurunurken tükenmiş ve fazladan yük haline gelmiş kelimelerin atılmasını, bozuk kaldırımlı eski harap sokakların açılıp bulvarlar haline getirilmesi gibi bir imar ameliyesi olarak gördüğünü ifade eder. Bu cümlesi onun imar konusundaki fikirlerine dair önemli ipucu olarak da kabul edilebilir. Öyle anlaşılıyor ki, Haşim, bu konuda tam bir “devrimci”dir; mesela Türk evinin şedid bir düşmanıdır ve elifba gibi onun da bir an önce değiştirilmesini ister. “Türk Evi” başlıklı yazısında, “yağmurda tavanından su akan, fırtınada halıları dalgalanan, karyolası altında gah lodos, gah poyraz esen, kışın ısınmayan, yazın serinlemeyen, fare, sansar, tahtakurusu, ğire, sinek, sivrisinek yuvası, sarsak bir evin çatısı altında sağlam bir aile hayatı” nın barınamayacağını, nesillerin teselsül edemeyeceğini ve hatıraların yaşanamayacağını söyler.<br />
•	Haşim, çocuk yaşta annesini kaybetmiş ve sıcak bir ev ortamından uzak kalmış olmamın verdiği acıyla, tıpkı Yahya Kemal gibi, sürekli bir ev ve aile özlemi çekmiştir.<br />
•	Haşim’ in fıkralarındaki üslubu hakikaten parlak, şaşırtıcı ve kışkırtıcıdır; bunun için nesrini şiirindenüstün bulanlar olmuştur. Mesela Cenab Şahabeddin, onun şiirindeki kudreti ve hususiliği belirttikten sonra, “Akif gibi soluğu asrını dolduran geniş göğüslü bir şair” olmadığını ve nesrini nazmından kuvvetli bulduğunu söyler.<br />
•	Nazım Hikmet, “Onu rastgeldiğim yerde döveceğim” diye tehditler savurmuştur. Bu söz kulağına gelince cebinde tabanca taşımaya başlayan Haşim’ in daha sonra kendiliğinden patlayabileceğği korkusuyla bundan vazgeçtiği anlatılır. Bir anekdot, hadisenin mizah dergilerine bile konu olduğunu göstermektedir.<br />
•	Bütün ikazlara rağmen perhizine pek dikkat etmeyen Haşim’ in tedavisinden netice alınamayınca doktorlar kendisini Frankfurt’ a gönderirler. Bu gezi esnasında Frankfurt  Seyahatnamesi’ ni yazar. Ölümünden kısa bir süre önce kitap olarak da çıkan bu seyahatname, Peyami Safa’ nın ifadesiyle “bizi o şehirden ziyade bu büyük şairin ruhunda gezdirir”<br />
<img class="alignleft size-full wp-image-1477" title="01" src="http://www.mimartuba.com/wp-content/uploads/0123.jpg" alt="0123 ömrüm benim bir ateşti" width="367" height="210" /><img class="alignleftt size-full wp-image-1478" title="02" src="http://www.mimartuba.com/wp-content/uploads/0225.jpg" alt="0225 ömrüm benim bir ateşti" width="367" height="488" /><br />
<strong>Yazar Hakkında</strong><br />
<img src="http://www.mimartuba.com/wp-content/uploads/0125.jpg" alt="0125 ömrüm benim bir ateşti" title="01" width="300" height="225" class="alignright size-full wp-image-1495" /><br />
Asıl ismi &#8220;<strong>Beşir Ayvaz</strong>&#8221; olup 1953 tarihinde Sivas’ın Zara ilçesinde doğmuştur. Sivas &#8216;ta ilk ve orta öğreniminin ardından 1975&#8242;te Bursa Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümünü&#8217;nü tamamlamıştır. Çeşitli liselerde Türkçe ve edebiyat öğretmenliği yapmış, TRT’de uzman olarak çalışmıştır.<br />
Dergâh, Kubbealtı Akademi, Hareket, Hisar, İzlenim, Türk Edebiyatı, Türkiye Günlüğü, Yeni Türkiye gibi dergilerde birçok deneme ve makale yayımlamışltır. Bir ara Kültür Bakanlığı danışmanı olarak görev yapmıştır.<br />
ADTYK Atatürk Kültür Merkezi, İstanbul Şehir Tiyatroları Repertuar Kurulu, TDV İslâm Ansiklopedisi Türk Dili ve Edebiyatı Merkez ilim ve Redaksiyon Kurulu üyeliklerinde bulunmuştur. Ayrıca CNN Türk’te Hilmi Yavuz’la birlikte iki yıl “Gökkubbemiz” adlı kültür programını hazırlamış ve Kasım 2001-Temmuz 2005 tarihleri arasında Radyo ve Televizyon Üst Kurulu üyesi olarak görev yapmıştır. TRT 2’de “Bir Tepeden” adlı bir kültür programı hazırlayan yazar, halen Türk Edebiyatı Dergisi’nin genel yayın yönetmenliğini yürütmekte ve Zaman gazetesinde köşe yazarlığı yapmaktadır. Türkiye Yazarlar Birliği, iLESAM, Çocuk Vakfı ve Sezer Tansuğ Kültür ve Sanat Vakfı’nın kurucu üyeleri arasında yer alıp Türkiye Gazeteciler Cemiyeti&#8217;in de üyesidir. Şiir, deneme, araştırma, inceleme ve biyografi alanında yayımlanmış çok sayıda kitabı bulunmaktadır.<br />
Aldığı Ödüller<br />
1982&#8242;de yayımlanan &#8220;Aşk Estetiği&#8221; adlı ilk eseriyle Türkiye Yazarlar Birliği’nin fikir dalında Yılın Yazarı ödülü<br />
1986&#8242;da &#8220;Muradiye Ölüm ve Gül&#8221; adlı belgesel metniyle TMKV Türk Millî Kültürüne Hizmet Ödülü<br />
1992&#8242;de &#8220;Güller Kitabı&#8221; adlı eseriyle Türkiye Yazarlar Birliği inceleme Dalında Yılın Yazarı Ödülü<br />
1998&#8242;de &#8220;Yahya Kemal; Eve Dönen Adam&#8221; adlı eseriyle Avrasya-Bir Vakfı Ödülü<br />
1999&#8242;da Kombassan Vakfı tarafından Mevlana Edebiyat Büyük Ödülü<br />
* vikipedi</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mimartuba.com/omrum-benim-bir-atesti/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>sorularla panik atak</title>
		<link>http://www.mimartuba.com/sorularla-panik-atak/</link>
		<comments>http://www.mimartuba.com/sorularla-panik-atak/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 29 Sep 2011 07:43:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[kitap]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mimartuba.com/?p=1464</guid>
		<description><![CDATA[dr. nihat kaya&#8216; nın sorularla panik atak adlı kitabından çıkardığım notlar; Panik Atağın Belirtileri Nelerdir? 1. Çarpıntı, kalp atışlarını duyumsama, kalbin yerinden fırlayacakmış gibi olması, göğüste basınç, bazen sol kola yayılan ağrı ve uyuşmalar. 2. Terleme (sıcak-soğuk boşalımlar, bazen üşüme, bazen alevlerin basması hissi). 3. Titreme, sarsılma, itilme hissi. 4. Boğulma ve nefes alamama hali [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>dr. nihat kaya</strong>&#8216; nın<strong> sorularla panik atak </strong>adlı kitabından çıkardığım notlar;<br />
<em><br />
</em></p>
<p><img class="alignleft size-full wp-image-1465" title="kapak" src="http://www.mimartuba.com/wp-content/uploads/kapak.jpg" alt="kapak sorularla panik atak" width="270" height="419" /><strong>Panik Atağın Belirtileri Nelerdir?</strong><br />
1.	Çarpıntı, kalp atışlarını duyumsama, kalbin yerinden fırlayacakmış gibi olması, göğüste basınç, bazen sol kola yayılan ağrı ve uyuşmalar.<br />
2.	Terleme (sıcak-soğuk boşalımlar, bazen üşüme, bazen alevlerin basması hissi).<br />
3.	Titreme, sarsılma, itilme hissi.<br />
4.	Boğulma ve nefes alamama hali (boğazda düğümlenme veya bir yumru, tıkanma hissi).<br />
5.	Soluğun kesilmesi (derin nefes alma ihtiyacı, havanın yetmemesi gibi hisler).<br />
6.	Göğüste daralma, sıkışma, ağrı duyumsama.<br />
7.	Bulantı, karında ağrı, şişkinlik, gaz oluşması, geğirti (bazen mideden başlayıp boğaza doğru yayılan kalkışma, rahatsızlık hali).<br />
8.	Baş dönmesi, sersemlik hissi (düşecekmiş ya da bayılacakmış gibi olma hali).<br />
9.	Panik yaşandığında olaylar bir sis perdesinin gerisinde algılanır; cisimler küçülür, her şey bulanıklaşır (derealizasyon). Bu durumda, sanki bedenle ruh birbirinden yarılıyormuş gibi, kişide kendisini hissedememe, algılayamama, kendisine yabancılaşma durumu oluşur.<br />
10.	Panik anında kontrolü kaybetme ya da çıldırma korkusu (kendisine, çocuklara, çevreye zarar verme korkusu).<br />
11.	O esnada “Yaşamım buraya kadarmış” duygusu (ölüm korkusu).<br />
12.	Ellerde, kollarda, bacaklarda, başta ve birçok yerde uyuşma, yanma, karıncalanma, diken üzerinde olma hali.<br />
13.	Üşüme, ürperme veya ateş basması.<br />
<strong>Kimler Paniğe Daha Yatkındır?</strong><br />
•	Birinci derece akrabalarında panik ya da başka anksiyete bozukluğu olanlar.<br />
•	Sıkıntılı, telaşlı, aceleci, mükemmeliyetçi insanlar.<br />
•	Düşünce ve duygularını yeterince yansıtamayan, ‘içsel’ insanlar.<br />
•	Alkol ya da başka bağımlılık yapabilen maddelere yatkın ve bağımlı olanlar.<br />
•	Geçmişinde panik atak ve diğer anksiyete bozukluklarından bir rahatsızlık ya da depresyon geçirmiş olanlar.<br />
•	Sürekli baskı altında olan, engellenen ya da kendi kendini baskılayanlar.<br />
•	Sosyal fobik, kaçıngan kişilik yapıları.<br />
•	Sürekli ‘verici’ davranan, ‘iyilik meleği’ gibi olup ‘hayır’ diyemeyenler.<br />
•	Öfkesini, kızgınlığını dışarıya yansıtamayanlar.<br />
•	Dürtülerini sürekli bastıranlar; cinselliği baskılayanlar; cinsel tatminsizlik ve yoğun bilinç dışı aldatma dürtüleri olanlar.<br />
•	Aşırı hırslı olanlar; sürekli başarı ile beslenen, başarısızlıklarda kendini suçlayanlar.<br />
•	‘İşiyle evli’ olanlar; yani hayatını işe adayıp hayatı ıskalayanlar.<br />
<strong>Panik Atak Kimlerde Görülür?</strong><br />
•	Panik bozukluğu her yaşta başlayabilir. En sık yirmi ila otuz yaş arasında başlar, yaş ilerledikçe başlama oranı düşer.<br />
•	Etnik ve kültürel farklılıklar çok önemli bulunmamıştır.<br />
•	Şehir yaşamında, kırsal bölgelere göre daha sık görülmektedir.<br />
•	Ekonomik durumla bağlantısı bulunamamıştır.<br />
•	Eğitim düzeyi ile panik bozukluğu arasında doğrudan bir ilişki saptanmamıştır.<br />
•	Evli insanlarda, dul ya da boşanmış insanlara göre daha az görülmektedir. (Bir çalışmada boşanmış ya da dullarda 5 kat daha fazla olduğu saptanmıştır).<br />
•	Bazı çalışmalarda ise evli hanımlarda daha sık görüldüğü ifade edilmektedir.<br />
•	Aşırı stresli ve rekabetçi ortamlarda çalışanlarda daha sıktır (tekstilciler, medya ve sanat camiası&#8230;).<br />
•	Çalışanların sürekli gerildiği ve iş dışında yaşam hakkı tanınmadığı şirket personelinde daha fazla görülmektedir.<br />
<strong>Panik Atağı Tetikleyen Yiyecek, İçecek Ve Buna Bağlı Durumlar Nelerdir?</strong><br />
•	Koyu çay<br />
•	Kahve<br />
•	Kolalı içecekler<br />
•	Alkol (başlangıçta rahatlatır, sonraları paniği artırır)<br />
•	Aşırı sigara içimi<br />
•	Esrar, kokain<br />
•	Aşırı yemek yemek<br />
•	Özellikle tatlı yiyecekler (Bunlar kan şekerini aniden yükseltir. Doğrudan glikoz içeren yiyecekler kan şekerini aniden yükselttiğinden şekeri düşüren insülin hormonunu aşırı salgılatır ve kan şekerini aniden düşürüp paniğe sebep olabilir)<br />
•	Yemeklerden sonra hemen uyumak – özellikle ağır yemeklerden sonra.<br />
•	Aşırı ve hızlı kilo vermek – rejim yapmak (Bu durum vücut kimyasını bozarak paniğe, depresyona yol açabilir. Ayda en fazla iki-üç kilo verecek şekilde diyet yapılmalıdır).<br />
•	Düzensiz ve tek yönlü beslenme<br />
•	Uzun süre aç kalmak<br />
•	Vitaminden yoksun yiyeceklerle beslenmek<br />
•	Rejim amaçlı iştah kesici ilaçlar, paniğe, depresyona sebep olabilmektedir.<br />
<strong>Panik Atakta Beslenme Nasıl Olmalı?</strong><br />
•	Panik atağı tetikleyici yiyecek ve içeceklerden kaçınılmalı.<br />
•	Günde 3 öğün yerine 5 öğün, ama az az yemek tercih edilmeli.<br />
•	Mevsimsel beslenilmeli (kışın kış, yazın yaz sebze ve yiyeceklerini tercih etmek).<br />
•	Sebze yemekleri az pişirilip vitaminlerin hasar görmesi engellenmeli. Yemeklerde mutlaka sıvı yağ kullanılmalı ve yağın kesinlikle yanmamasına dikkat edilmeli.<br />
•	Günde toplam sekiz ila on bardak arası su, soda, taze sıkılmış meyve suyu içilmeli.<br />
•	Her gün mutlaka bitkisel çay içilmelidir. Panik atak ve kaygı giderici özelliği olan melisa, papatya, değişik firmaların çıkardığı ve Relax markalı bitki çaylarından günde toplam 3 fincan içilmeli.<br />
•	Çay tiryakileri günde beş altı bardağı geçmemeli ve açık çay içmeliler.<br />
•	Panik atak kontrol altına alındıktan sonra günde bir adet kahve içilebilir.<br />
•	Günde 5 adet değişik ve özellikle o mevsimde olan meyvelerden yenmeli (örneğin, yaz aylarında bir dilim karpuz, bir şeftali, bir armut, iki kayısı gibi).<br />
•	Meyve ve tatlıların yemekten iki saat önce ya da sonra yenmesi daha doğru olur.<br />
•	Tatlılardan sütlü ve meyve tatlılarını tercih etmek doğru olur.<br />
•	Omega-3 ve Omega-6 bakımından zengin olan  Ton ve Somon balıklarından yenilmeli. Bunlar sindirim sistemi hücrelerinin zar yapısını güçlendirerek iletinin sağlıklı olmasını sağlar ve vücut direncini arttırır.<br />
•	Balık sevmeyen veya bulamayanlar her gün bir yemek kaşığı keten tohumu yiyebilirler. Keten tohumu süt, yoğurt ya da suyla yutulabilir.<br />
•	B vitaminlerinin sinir sistemini güçlendirdiği ve beyindeki serotonini arttırdığı, adet öncesi gerilimi azalttığı bilinmektedir.<br />
<strong>Panik Atak Türleri</strong><br />
<em>1.	Beklenmedik Ataklar:</em> Nedensiz, aniden ortaya çıkan nöbetlerdir. Panik bozuklukta bu tür ataklar vardır.<br />
<em>2.	Duruma Bağlı Olanlar:</em> Korkulan bir kedi, köpek veya başka bir nesne ya da durum karşısında ortaya çıkar. Sosyal ortamlarda, aşırı anksiyete yaşayanlarda da duruma bağlı panik atak ortaya çıkar.<br />
<em>3.	Durumsal Yatkınlık Gösterilen Panik Ataklar:</em> Genellikle destekleyici bir etken vardır; ama her zaman panik oluşmaz. Örneğin, panik atak bazen araba kullanırken bazen de araba kullandıktan sonra ortaya çıkar.<br />
<strong>Ne Tür İlaçlar Kullanılmaktadır?</strong><br />
1.	Antidepresanlar: Panik atak tedavisinde en önemli ve temel ilaçlar antidepresanlardır. Bu ilaçları kullanmaya başladıktan 15 gün sonra etkileri başlar. Nadiren ilk haftada da başlayabilir. Tam etki göstermeleri ise kişiden kişiye değişmekle beraber, altı ila sekiz haftayı bulabilir.<br />
2.	Anksiyete (kaygı) gidericiler: Yeşil reçeteyle verilen ilaçların bir ila üç ay arası kullanılıp bırakılması gerekir. Bunların bağımlılık yapma riski vardır. Bunlar, zamanla merkezi sinir sistemini baskılayıp depresyona yol açar. Ayrıca yeşil reçete bağımlıları ilacı geciktirince veya alamadıklarında panik atak yaşarlar. Yeşil reçeteye tabi olmayan kaygı gidericiler, yeşil reçete ilaçları kadar güçlü değildir, ama daha güvenlidir. Bağımlılık riskleri yoktur.<br />
3.	Yardımcı ilaçlar: Mide-bağırsak sistemi için olanlar, Kalp-damar sistemi için olanlar, B vitaminleri,  Doğal bitkisel destek ürünleri.<br />
Egzersizler<br />
•	Gevşeme egzersizleri<br />
•	Nefes egzersizi<br />
<strong>Alternatif ve Tamamlayıcı Yöntemlerde 10 Altın Kural</strong><br />
1.	Pozitif düşünce ve kararlılık: Pozitif düşünce, ‘güzel görmek, güzel düşünmek’ tir. Yaşadığımız her olayda, “Bunun bana vermek istediği mesaj nedir?” sorusuna cevap bulmaktır.<br />
2.	Doğanın kanunlarına uyum göstermek ve doğanın bir parçası olma bilinciyle hareket etmek: Doğayla bütünleşmek, doğayı anlamak ve onun bir parçası olarak yaşamaktır. Doğaya karşı yabancılaşmak, beraberinde yalnızlığı getirir. Doğada bulunan birçok element, vitamin, mineral, atomlar insanda da vardır. Dünyanın üçte ikisi sudur; insan bedeninin de üçte ikisi sudur. “ &#8211; insan=kâinat denklemini hatırlattı bana bu cümle &#8211; ” Bahçeye, balkona bir kaç bitki, çiçek ekilebilir ve onun bakımı yapılarak adım adım büyümesi izlenebilir.<br />
3.	Dengeli ve düzenli beslenmek, biyolojik saatimizin bahar bakımını yaptırmak: Özellikle yaşanılan iklim ve coğrafyada bulunan gıdalar mevsiminde tüketilmeli.<br />
4.	Düzenli egzersiz ve hareketlilik: Aracınızı iki-üç durak geriye veya ileriye park ederek yürüyün. Asansör kullanmak yerine merdivenleri tercih edin. Çok katlı binalarda yarısına kadar asansör sonrasını yürüyerek çıkın. Haftada 3 gün mutlaka 45 dakikalık yürüyüş yapın.<br />
5.	Bahar gelmeden önce plan yapmak: Baharla yaşamımızda yeni sayfalar açılacağına inanarak planlar yapmalıyız. Böylelikle amacımız bizi canlı ve dinamik tutar.<br />
6.	Amaçsız, miskin, umutsuz, bedbin, her şeyden yakınan, memnuniyetsiz insanlardan uzak durmak: Sevgi dolu, pozitif, enerjik, gülebilen insanlarla birlikte olmaya çalışın.<br />
7.	Mizahla ilgilenmek: Rahat, gülen, pozitif insanların hem kalp ritimleri hem de beyin dalgaları daha düzenlidir. Sıkıntılı, gergin, karamsar insanların beyin ve kalp dalgaları ise düzensiz ve hızlıdır. Bu insanlarda kalp ve beyin çabuk yorulup yaşlanmakta ve kanser riski artmaktadır.<br />
8.	Aile değerlerini önemsemek ve iyi bir aile ortamı oluşturmak: Sevgi, güven ve paylaşıma dayalı bir aile modeli, insan ömrünü uzatmaktadır. İnsana verdiği güvenle, kişilikli ve sağlıklı davranışların oluşmasını sağlamaktadır.<br />
9.	İşinizi iyi yapmak, işinizi önemsemek: İşinizden memnun değilseniz parasına bakmadan zevkle yapacağınız, çalışacağınız bir işe geçin. Ekonomik nedenlerle devam etmek zorundaysanız bakış açınızı değiştirin.<br />
10.	Temel insani değerlere sahip, kişilikli, nitelikli insan olmak: Her söylediğiniz doğru olsun; fakat her doğruyu her zaman söylemek doğru değildir ilkesini unutmayın. “ – Üstad Bediüzzaman Said Nursi’ nin Uhuvvet Risalesinde geçen “Her söylediğin hak olsun. Fakat her hakkı söylemeye senin hakkın yoktur. Her dediğin doğru olmalı. Fakat her doğruyu demek doğru değildir ” ilkesini hayatımıza geçirmeye çalışmalıyız – ” Öyle bir hayat sürün ki ‘arayan’ değil ‘aranılan’ bir insan olarak tanının.<br />
<strong>Alternatif Tedaviler</strong><br />
•	Akupunktur (Hastanın belli noktalarına yerleştirilen iğnelerle yapılan bir tedavi türü)<br />
•	Nörofeedback yöntemi<br />
•	NLP (Zihinle dil arasındaki sürekli iletişimin davranışlarımıza nasıl yansıdığına odaklanan bir yaklaşımdır )<br />
•	Hipnoz (Uyku ile uyanıklık arasında üçüncü bir haldir. Son derece doğal bir yöntemdir. Yoğun bir odaklanmayla beraber telkin almaya karşı açık olma halidir)<br />
•	Biyoenerji (Şifacılık üzerine kurulmuş, üzerinde bilimsel çalışmaların yapılmasına ihtiyaç duyulan bir konudur)<br />
•	Eft (Vücut vasıtasıyla zihni iyileştirdiği savı olan modern şifacılık tekniğidir)<br />
<strong>Panik Atak Hastalığı Olanların Yakınlarına Öneriler</strong><br />
•	Paniğin, kişinin kontrolünün dışında olduğunu bilin ve onu anlayın.<br />
•	Fiziksel muayene ve tetkiklerde bir şey saptanmayınca hemen bir psikiyatra başvurmasını sağlayın.<br />
•	Onu eleştirmeyin, küçük düşürücü ya da zorlayıcı davranışlarda bulunmayın.<br />
•	Kaygı ve korkularınızı, iyileşene kadar ona yansıtmayın.<br />
•	Hastalık kontrol altında olana kadar ona destek verin.<br />
•	Hatayı zorlayarak korktuğu durumlarla yüz yüze getirmeyin (seyahate yollamak, asansöre bindirmek gibi)<br />
•	Hastanızın rol yaptığını, kendini naza çektiğini düşünmeyin ve bunu telaffuz etmeyin.<br />
•	Onu mutlaka can kulağıyla dinleyin ve anlamaya çalışın.<br />
•	Paniğin dini inanç eksikliği, iman zaafı olmadığını bilin.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mimartuba.com/sorularla-panik-atak/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>gülen hareketi</title>
		<link>http://www.mimartuba.com/gulen-hareketi/</link>
		<comments>http://www.mimartuba.com/gulen-hareketi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 12 Jan 2011 10:53:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>tubabakay</dc:creator>
				<category><![CDATA[kitap]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mimartuba.com/?p=1189</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;gülen hareketi&#8221; nin yazarı amerikalı profesör helen rose ebaugh ile söyleşideydik. akademik bir çalışma yapmış olan teyzemiz (sayılarla konuşmuş, yazmış) darfur&#8217; daki adamın problemini kendi problemi gibi benimseyip, çözebilmek için samimi bir şekilde uğraşıyorlar dedi (kimse yok mu derneği&#8216; ni de ziyaret etmiş). &#8220;..bana new york&#8217; ta hadi biz de böyle bir hareket başlatalım denildi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img title="IMG_2979" src="http://www.mimartuba.com/wp-content/uploads/IMG_29791.jpg" alt="IMG 29791 gülen hareketi" width="500" height="375" /></p>
<p>&#8220;<strong>gülen hareketi</strong>&#8221; nin yazarı amerikalı profesör<strong> helen rose ebaugh</strong> ile söyleşideydik. akademik bir çalışma yapmış olan teyzemiz (sayılarla konuşmuş, yazmış) darfur&#8217; daki adamın problemini kendi problemi gibi benimseyip, çözebilmek için samimi bir şekilde uğraşıyorlar dedi (<strong><a href="http://www.kimseyokmu.org.tr/Default.aspx?hl=tr" target="_blank">kimse yok mu derneği</a></strong>&#8216; ni de ziyaret etmiş).</p>
<p><img class="alignnone size-full wp-image-1195" title="IMG_2980" src="http://www.mimartuba.com/wp-content/uploads/IMG_2980.jpg" alt="IMG 2980 gülen hareketi" width="500" height="667" /></p>
<p>&#8220;..bana new york&#8217; ta hadi biz de böyle bir hareket başlatalım denildi ve ben olamayacağını söyledim çünkü onlarda hiyerarşi yok, bu dünyada karşılık bekleme yok, bu onlara özgü bir hareket..&#8221;</p>
<p><img class="alignnone size-full wp-image-1190" title="gulenhareketi" src="http://www.mimartuba.com/wp-content/uploads/gulenhareketi.jpg" alt="gulenhareketi gülen hareketi" width="600" height="800" /></p>
<p>kitabımı imzalarken, isminiz rose (gül) son peygamberi simgeliyor bizim için biliyor musunuz dedim, araştırmalarıma başlarken ilk öğrendiğim şeylerden biri o oldu dedi : )</p>
<p><img title="gulen_hareketi_helen_ebaugh_dogan_kitap-500x500" src="http://www.mimartuba.com/wp-content/uploads/gulen_hareketi_helen_ebaugh_dogan_kitap-500x500.jpg" alt="gulen hareketi helen ebaugh dogan kitap 500x500 gülen hareketi" width="299" height="492" /></p>
<p><strong>doğan kitap</strong>&#8216; tan çıkan bu araştırmayı okumanızı tavsiye ederim. ayrıca kitabın Türkiye fiyatı 9 Lira iken amerika&#8217; da 29 dolar imiş.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mimartuba.com/gulen-hareketi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>üzgünlük-ibrahim tenekeci</title>
		<link>http://www.mimartuba.com/uzgunluk-ibrahim-tenekeci/</link>
		<comments>http://www.mimartuba.com/uzgunluk-ibrahim-tenekeci/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 14 Jun 2010 13:00:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[kitap]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mimartuba.com/?p=1131</guid>
		<description><![CDATA[ibrahim tenekeci ile lisedeyken tanışmıştım ve ilk okuduğum kitabı &#8220;üzgünlük&#8221; olmuştu. tanımadığım birinin günlüğünü okurken hiç de rahatsız olmadım işin aslı. unutmadığım bir bölümü var ki yazmadan geçmem; -baba bu ne? +kuş -niye? sonrasında peltek vaiz ve üç köpük&#8216; le devam ettim ancak hiçbirisi üzgünlük kadar yer etmedi bende.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignnone size-full wp-image-1132" title="photo" src="http://www.mimartuba.com/wp-content/uploads/photo8.jpg" alt="photo8 üzgünlük ibrahim tenekeci" width="500" height="834" /></p>
<p><strong>ibrahim tenekeci</strong> ile lisedeyken tanışmıştım ve ilk okuduğum kitabı &#8220;<strong>üzgünlük</strong>&#8221; olmuştu. tanımadığım birinin günlüğünü okurken hiç de rahatsız olmadım işin aslı. unutmadığım bir bölümü var ki yazmadan geçmem;</p>
<p>-baba bu ne?</p>
<p>+kuş</p>
<p>-niye?</p>
<p>sonrasında<strong> peltek vaiz</strong> ve<strong> üç köpük</strong>&#8216; le devam ettim ancak hiçbirisi<em> üzgünlük</em> kadar yer etmedi bende.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mimartuba.com/uzgunluk-ibrahim-tenekeci/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

