Lütfen bekleyin...

Adım adım ‘güvenli internet’

Clipboard01 Adım adım güvenli internet

Güvenli internet, bütün internet abonelerine internet servis sağlayıcı şirketler tarafından ücretsiz olarak sunulan ve internetteki muhtemel zararlı içeriklerden sizi ve ailenizi koruyan alternatif internet erişim hizmetidir. Kolaydır ve bilgisayarınıza program kurmanıza gerek yoktur. Size Çocuk Profili ve Aile Profili olmak üzere iki seçenek sunar. İstediğiniz zaman Güvenli İnternet hizmetini alabilir, istediğiniz zaman profilinizi değiştirebilir, isterseniz bu hizmetten vazgeçebilirsiniz.

AİLE, İNTERNETİ ÇOK İYİ KULLANMALI

    En az çocuğunuzu koruyacak kadar internet kullanmayı öğrenin.
    İnternet kullanımında yasaklayıcı değil, zaman açısından sınırlayıcı olun.
    İnternetin derslerini aksatmasına izin vermeyin.
    Diğer sosyal aktivitelere katılımını özendirin.
    İnternet sebebiyle sorumluluklarını yerine getirmemesine fırsat vermeyin.
    Çocuğunuzun tanımadıkları kişilerle arkadaşlık etmemesini isteyin.
    Sanal alemde söylenen yalanların masum olmadığını, bu yalanların, gerçek hayatta söylenen yalanlardan bir farkı olmadığını onlara anlatın.

BAĞIMLILIK YAPMASIN

    Aşırı kullanımın internet bağımlılığına ve fiziki sağlık sorunlarına yol açacağını bilin.
    Çocuğunuzun internetteki şiddet ve müstehcen içerikli görüntülerle zarar göreceğini dikkate alın.
    İnternette tanımadıkları kişilerden gelen arkadaşlık tekliflerine ‘hayır’ demeyi öğretin.
    Hoşlanmadıkları bir durumu sizinle paylaşmaları gerektiğini onlara söyleyin.
    İnternet üzerinden gelen cazip, fakat aldatıcı teklifleri reddetmelerini aktarın.
    İnternetin gerçek hayattan çok farklı olduğunu, hayatın sadece internetten ibaret olmadığını ifade edin.

ÖNCE SİZ ÖRNEK OLUN

    İnternet kuralları belirleyin ve bunlara önce siz uyun.
    Belirlediğiniz internet kullanım zamanına siz de riayet edin.
    İnternet dışında aile içi aktiviteler düzenleyin.
    Çocuğunuzun en iyi ve en güvenilir arkadaşı siz olun.

SOSYAL AĞLARA DİKKAT EDİN

    Çocuğunuz bu sitelere (örn. Facebook) üye ise, siz de üye olup onun arkadaşı olun.
    Profillerindeki gizlilik ayarlarını yapmasını sağlayın.
    Tam isim, adres, telefon, okul, özel fotoğraflarını paylaşmamasını söyleyin.
    Tanımadıkları kişileri arkadaş listelerine eklememelerini söyleyin.
    Arkadaşı olarak kimlerle arkadaşlık ettiğini aralıklarla kontrol edin.

HANGİ SİTE HANGİ PROFİLDE SORGULAYIN

Aile ve Çocuk profillerinden hangi sitelere erişim sağlandığını görmek için guvenlinet.org.tr adresine girerek ‘Site Sorgu’ linkine tıklayın. Karşınıza çıkan ‘Alan Adı Profil Kontrolü’ sayfasında alan adı yazan kısma hangi profilden erişim sağlandığını görmek istediğiniz internet sitesinin adresini yazarak ‘Sorgula’ linkine tıklayın.

Diğer internet servis sağlayıcıları

TTNET haricinde internet servis sağlayıcılarından hizmet alan aboneler ise şirketlerin müşteri hizmetlerini telefonla arayarak yardım alabilir.

SUPERONLINE 0(850)222 0222

METRONET 0(212) 320 4070

MILLENICOM 0(850)333 0333

TURKSAT 444 0126
 
GSM operatörleri için

iPhone, iPad ve Android cihazların kullanımının artması ile birlikte mobil interneti kullanan sayısı da her geçen gün artıyor. Mobil abonelerin Güvenli İnternet hizmetini nasıl alacağı ise kullandıkları GSM operatörüne göre değişiklik gösteriyor.

AVEA

Avea kullanıcısı *952#’yi tuşlayarak anlık şifresini öğrenerek avea.com.tr’ye girmesi gerekiyor.

    Avea’nın sayfasında sağ üstte yer alan online işlemler kategorisi altındaki bireysel linkine tıklayarak telefon numarası ve şifre ile giriş yaptığı sayfada Güvenli İnternet hizmetini alabilir.

VODAFONE

    Vodafone kullanıcıları da SIFRE yazıp SMS ile 7048′e göndererek kendilerine ulaşan şifre ile vodafone.com.tr adresindeki ‘online self servis’ kategorisine girerek Güvenli İnternet’e ulaşabilir.

TURKCELL

    Turkcell kullanıcıları Güvenli İnternet için SIFRE yazıp SMS ile 2222′ye göndererek şifre alması gerekiyor.
    Turkcell.com.tr’ye girerek online işlem kategorisi altındaki bireysel linkine tıklayarak telefon numarası ve şifre ile giriş yaparak hizmet alabilir.

Adım adım ‘güvenli internet’

mission : impossible – ghost protocol

yılın son ayında güzel filmlere doydum. mission impossible’ da ziyadesiyle keyiflendim.

bazen seyredecek film bulamazken bazen de önce hangisine gitsem ikilemi yaşıyorum.

afis2 mission : impossible   ghost protocol

bir akşam saat 21 civarı çalan telefonumla üç arkadaş kendimizi 22.10 seansında bulduk.

burak bey‘ i kandırabilirsem ikinci kez gitme planlarım var, kendisi henüz filmi seyretmedi.

sinemada seyredilir bu film diyorum ve boş gezen olarak ikinci fırsatımı kolluyorum.

şimdiki kısmı henüz seyretmeyenler okumasın;

//en çok da kötü ajan sarı kızı sevdim – ki aşağıda filmden bir karesi var//

————–
- blue is glue
+ and red?
- death!
————–
bir de ethan burç dubai’ de yürümüş koşmuş tırmanmış zıplayarak camdan içeri girmiş tam düşecekken ekürisi tarafından paçadan yakalanmış kurtulmuş vs aksiyon dolu dakikalar yaşarken biz bilgisayarcı başının içeri girip çok yoruldum ama etiketleri değiştirmeyi başardım gibi bi cümle kurmasıyla tam anlamıyla “koptuk”
————–
lost’ taki sawyer abiyi görür gibi olduk bi ama neyse..

afis01 mission : impossible   ghost protocol

sherlock holmes : game of shadows

serinin ilk filmini fazlasıyla beğendiğimi belirtmiştim yaklaşık bir yıl önceki postumda

ikinci film çok daha keyifliydi.

(guy ritchie az yesin az konuşsun az uyusun çok film çeksin diyor iç sesim)

yine boks, yine slow motionlar yine tadına doyumsuz bir heyecan.

afis sherlock holmes : game of shadows

tekrar gideyim diyorum arkadaşlarla a dostlar. bu kadar abarttım.

böyle de film çekilmez ki!

vitrinde yaşamak

nurdan gürbilek‘ in “vitrinde yaşamak” adlı kitabından aldığım notlar; kapak3 300x300 vitrinde yaşamak

  • 80′ler bir yandan çerçevesini baskının, yasağın, devlet şiddetinin çizdiği bir dönemdi. Bir yandan da, bu toplumun daha az tanışık olduğu bir başka iktidar biçiminin, ilk balaşta kendini bir kurumsuzluk olarak sunan, yasaklayıcı değiloluşturucu, kışkırtıcı, içerici bir iktidann etkili olduğu yıllardı. Bu iki özelliğe, 80′lerin bu iki ayn yüzüne ilk balaşta bir öncelik-sonralık sorunu olarak balalabilir; 80′lerin ilk yarısına darbenin, baskının, şiddetin; ikinci yansına görece özgürleşmenin, daha modern, daha sivil bir iktidann damgasını vurduğu söylenebilir. Ama daha dikkatle baktığımızda bir şeyi fark edeceğiz: Bu iki strateji 80′ler boyunca hiçbir zaman birbirinin yerini almadı; hep birbirini çağıran, etkili olabilmek için birbirine ihtiyaç duyan, meşruluklannı birbirine borçlu biçimler olmayı sürdürdüler.
  • 80′lerde genellikle “arabesk” adı altında toplan müzik tarzlan, yaygınlık ve üretkenliklerini, kendi kültürlerinden kopmuş, ama şehir kültürünün de parçası olamamış, her ikisine de yabancı insanların varlığına olduğu kadar, bu sentetik dili müzikte yeniden üretebilmelerine, müziği organik bir sentez oluşturamayacak kadar farklı tarihlere sahip türlerden (Arap müziği, taverna müziği, pop müzik, Türk müziği, türkü ya da marş) alıntılara yer veren bir yüzeye dönüştürmüş olmalarına da borçluydu. Aynı zamanda, bir zamanlar parçası olduklan ortamla organik bağını koparmış bu türleri taklit etme ve bozarak kullanabilme becerisine.
  • Turist bugün gelip yarın giden kişiyse eğer, yabancı da bugün gelip yarın gidemeyen, geri dönme imkanı olmayan kişidir. Bu tanımdan yola çıkarak, arabeskin şehirdeki yabancıya, şehre yabancı olana seslendiği söylenebilir. Şehre gelip köye dönme imkanı olmayan, ne köylü ne şehirli olanın müziğidir arabesk. Hapse giren, çıktığında bıraktığı ortama geri dönme imkanı olmayan, hem içeride hem dışarıda olan devrimcinin müziği. Ama turistin bakışından farklı olarak, hem “içerisi”ni, hem “dışarısı”nı içerebilir bu bakış; farklı zamanlarda yaşanmış, farklı tarihleri olan kültürleri birer simge olarak yan yana getirerek. Saz ya da synthesizer, Arapça ya da Türkçe, kadercilik ya da devrimcilik, demokratlık ya da jakobenlik orada bir simge, bir görüntü olarak içerilmiştir. Başlangıçta yolda dinlenen bir müzikti arabesk; uzun yolda, şehirlerarası otobüslerin terminallerinde, konaklama yerlerinde, şehir merkeziyle gecekondular arasında işleyen minibüslerde.
  • Arabesk dediğimiz dil, içinde fazla kalmadan başkalarıyla birlikte dolaşabileceğimiz mekanlar sunuyor bize. Bu bir taverna olabilir, bir meyhane olabilir, Ahmet Kaya’da olduğu gibi bir zamanlar devrimcilerin düzenlediği “geceler” olabilir, ya da bazen Selda’da olduğu gibi bir yürüyüş.
  • Reklamcılığın gelişmesinden önce de mallar vitrinlerde sergileniyordu; o zaman da mallar, emek ürünü olduğunu gizleyen bir kimlikle çıkıyordu karşımıza. Reklamcılık yeni bir dünya yaratmadı; yalnızca patronları da “özgürleştirdi”. Bir de seyirlik toplumun sınırlarını genişletti; basını, televizyonu ve billboard’larıyla heryeri bir vitrine dönüştürdü.
  • Özal, son seçimlerde istediği oyu alamazsa siyasetten çekileceğini açıklamıştı. Dalan, Tempo dergisinde İstanbul metrosuyla ilgili yolsuzluklan açıklayan bir haber yayımlanınca, ertesi gün hemen dergiyi mahkemeye vereceğini açıkladı. Ama ne Özal siyasetten çekildi, ne de Dalan dergiyi mahkemeye verdi. Bütün bunlar basında bir kere yer aldıktan sonra, Özal “çekiliyorum” demekle çekilmiş, Dalan “mahkemeye vereceğim” demekle dava açmış gibi oldu. Bütün bunlara karşı çıkmak için, bir başkası da çaresizlik içinde “kendimi yakacağım” diyebilir, bu da bir jesttir ve kendisini yakmış kadar olur.* Sözün geçersiz olduğu, bir simgeye dönüştüğü bir toplum, muhalefeti de kendisi gibi bir jest, bir simge olmaya zorlar.
  • 8 Kasım 1988′de, oğlu idamla yargılanan bir kadın, üzerine benzin dökerek kendini yakmak istedi. Bunun bile bu kadar az ses getirdiği, bu kadar çaresiz kaldığı bir dünyada, sözün fiilin yerini bu kadar kolayca almasına şaşmamak gerek.
  • Vitrinler, hep bir bolluğa işaret eder. Ama bu bolluğu mümkün kılan, onu vareden, onun için harcanan, o sırada tükenen yer almaz vitrinde.
  • Rumeli Hisarı’ndaki bir antikacının vitrininde, on dokuzuncu yüzyıldan kalma bazı ibrikler var. Zamanında defolu sayıldıkları için pazarlanamarnışlar. Defolan, veremli işçilerin soluklarıyla birlikte cama üfledikleri kan damlalan. İbrikler bugün antika fiyatında.
  • Televizyondaki seçim programında son seçimlerdeki ortamı değerlendiren Ertuğrul Özkök, sosyal  demokratların artık eskiden olduğu gibi “yüzüne sinek konmuş çocuk resimleri” kullanmayıp daha “uygar” bir propaganda anlayışını benimsemelerini, Türkiye’nin nihayet uygar bir ülke haline gelişinin bir kanıtı olarak değerlendirmişti. “Yüzüne sinek konmuş çocuk resmi”nden “sıkılmış limon” kampanyasına geçiş, tabii ki bir değişmeye işaret eder. Bu iki imajın kendi dışlarındaki bir gerçeklikle kurduğu ilişki, onu yeniden üretme tarzları ya da resmettikleri hayata yaptıkları göndermeler farklıdır. Birincisinin reddi, ikincisinin ise uygarlık adına kabulü ne anlama gelir? Nasıl bir adlandırmayı olumlar? Gerçi her iki imaj da hayatı belli biçimlerde kodlar ya da estetize eder. Tek farkla; ikincisinin kodladığı hayat artık silinmiş, YOK olmuştur. “Limon” imajı artık yaşananlara gönderme yapmaz; yokluğu, yoksulluğu ya da tükenmişliği dile getirmek üzere kurulan imaj artık kendi dünyasını yaratmış, kendi tanıdıklığını kurmuştur. “Limon gibi sıkılmak” deyiminde bir zamanlar ifade edilen şey -tüketilmek, hayatiyetini kaybetmek- artık hatırlatılmaz. Alıntı, içinden çekip çıkarıldığı kaynağı artık kurutmuş, onu unutturmuş, onun yerine geçmiştir. Özkök’ün uygarlık diye olurnladığı, kendini bütün boyutlarıyla yaşananların yerine geçiren bu söz düzenidir. Bu düzen içinde “yüzüne sinek konmuş çocuk resmi”nin neyi resmettiğinin önemi yoktur. Bu resimler ya da resmedilen ideolojinin ve kodların arkasında hiua kendini hissettiren yoksulluk artık yalnızca sol söylemin “ilkelliğinin” kanıtıdır.
  • Daha önce mahrem sayılan, bu yüzden de kamuoyunda açığa çıkartıldığında sansasyon yaratan ya da skandal konusu olmaktan kurtulamayan özel hayat, Türkiye’de ilk defa 1980′lerde kamuoyunda açıkça konuşulabilir bir alana, bir itiraf ya da iç dökme nesnesine dönüştü. Ünlü yıldızların, kocasını öldüren kadın ya da sevgilisinin canına kıyan adam gibi sıradışı ve negatif örneklerin değil; politikacılann, işadamlarının, yazarlann, ünlü ünsüz herkesin, yani sıradan ya da pozitif örneklerin alanı oldu.
  • Bu bölünmenin tarihi çok eskiye götürülebilir. Bölünmnin, şehir yaşantısının bir sonucu olduğu söylenebilir. Eski Yunanlılar da ev hayatıyla şehir hayatını birbirinden ayırmılar, şehrin ve politikanın alanı olan polis ile evin ve ailenin alnı olan oikos arasına bir sınır koymuşlardı. Eski Roma’da cres publica ile res privata farklı varlık ve iktidar alanlannı trif ediyordu. Ama bu aynmlann bugün bizlerin yaşadığı mdem bölünmenin atası olduğunu düşünmek yanlış olur. Çünk
    her ne kadar bölünmenin tarihi şehrin, yani “medine”nin, me deniyetin tarihi kadar eskiyse de, bunun aldığı biçimler, yüklendiği anlamlar modem biçim ve anlamlanndan farklıydı.
  • Evren 12 Eylül müdahalesini birçok kez hastalığa bulunmuş bir çare olarak sundu; parlamenter sistem “felce uğramıştı”, demokrasinin işleyişi “sağlıklı” değildi. Ama “sağlık”la
    “ahlak” arasındaki sınır sık sık bulanıklaşıyordu; “temiz” vatan evlatlan “sapık” ideolojilerin etkisindeydi. Evren, bütün bunlara karşı yapılan müdahaleyi de bir sağlık tedbiriymiş gibi, tıbbi bir terimle dile getirdi: “Acılı reçete”.
  • Aslında Evren 12 Eylül’ü herhangi bir hastalık metaforuna’a da bir sağlıklılaştırma söylemine başvurmadan, çok daha doğrudan, daha askeri terimlerle de meşrulaştırdı. Bir “taarruz planı” olarak tanımladı; düzen karşıtlarının “başının ezilmesi” gerektiğini söyledi. 12 Eylül, toplumsal bünyedeki hastalıkları tedavi etmeyi amaçlayan bir rehabilitasyon politikasından çok, suçluları saptayıp yok etmeyi amaçlayan bir cezalandırma stratejisini ifade ediyordu. Evren de bu stratejiyi bütün
    açıklığıyla dile getirmekten yakın zamana kadar hiç kaçınmadı. İdamı savundu, uyguladı. Kilit cümlesi şuydu: “Onları asmayıp da cezaevlerinde ömür boyu besleyelim mi?”
  • Ama Türkiye’de topluma düzen vermeye çalışan, daha modem denilebilecek bir sağlıklılaştırma söylemini benimseyen proje sahipleri de yok değiL. Belki SO’lere özgü olanı, yeni olanı burada aramak gerekiyor. Örneğin Belediye Tarlabaşı’nı yeniden düzenlediği sırada televizyonda yayımlanan “Beyoğ-lu” programında, bu düzenlemeler Tarlabaşı’nın “pisliğini” ortadan kaldıracak girişimler olarak sunulmuştu. Nitekim Dalan da Tarlabaşı projesini benzer bir biçimde savundu: “İş sadece yolu hizmete açmakla kalmıyor. Kentin pislik ve batakhane haline gelmiş bu bölgesini sıhhileştirmek gerekiyor. “Ama yine de Daları’ın “moderrıliği” bile tartışilabilir. Çünkü Daları’ın halk sağlığı adına kararlar veren uzman reformcu kimliğinden çok, halka hizmet götüren “halk adamı” kimliği ya da yasalara bile meydan okuyan, elindeki gücü sonuna kadar kullanan, gerektiğinde “cezarn neyse çekerim” diyen “kabadayı” kimliği her zaman ağır bastı. Bir başka örnek, SHp’nin İstanbul’da belediye seçimlerinde yürüttüğü kampanyadan verilebilir. Nurettin Sözerı’in Bedrettin Dalan’a karşı yürüttüğü kampanya (ya da reklam şirketinin Sözerı’e uygun gördüğü kampanya, diyelim) “Çare doktor” sloganında özetlenmişti.
  • Yalçın Küçük, “Türkiye’de her hücreye akılcılığın egemen olacağı günlere kadar” insan ruhunun doktorluğunu politik bi görev olarak üstlenmiş görünüyor. Küfür Roman/arı’nın tek bir teması var: Sağlıksız sanat. Jdanov nasıl Ahmatova’nırı “kilise ile garsoniyer arasında yalpalayan yoz ve düşmüş bir kadın” oluşu ya da Genet’nin “eşcinselliği” ile emperyalizmin “çürümüşlüğü” arasında kurduğu bağlantıdan bir teori çıkartmaya çalıştıysa, Küçük de Robbe-Grillet, Oğuz Atay ya da Latife Tekin’in “sağIıksızIığı” ile “iltihap dolu tekelci kapitalizm” arasında benzer bağlantılar kurar. Ön teşhisini koyar: Şizofreni ve hezeyan. Yine de kesin teşhis için uzmanlara (Prof. Dr. Ayhan Songar, Prof. Rasim Adasal, Prof. Özcan Köknel) başvurur. İnsan ister istemez merak ediyor: Yalçın Küçük’ün poli-
    tikasıyla bu uzmanların tedavi yöntemleri bir araya geldiğinde acaba nasıl bir tedavi çıkardı ortaya?
  • Burjuva toplumunda insanın kendi benliğiyle kurduğu ilişki kalıcı bir yabancılaşmadır. Lukacs, Roman Kuramı’nın bu saptamasının kapitalist üretim süreciyle ve işçilerin kaderiyle olan bağlantısını Tarih ve Sınıf Bilinci’nde kurdu. işçinin emek gücüne, ürününe, üretim araçlanna, üretim sürecine ve diğe işçilere yabancı düştüğü bir toplumda, tüm insanlar kendileri dışında nesnel bir varlık kazanan eylemlerinin sonuçlanna, kopanldıklan geçmişlerine, sürüklendikleri geleceğe yabancıdırlar. Yalnızca işçilerin değil tüm insanların benlikleri ayn hayatlar süren, çatışan parçalara ayrılmıştır. işçi sınıfıyla tüm toplumun kaderi arasındaki bağı böyle kurar Lukacs: “işçinin kaderi tüm toplumun kaderidir.”
  • Lukacs Tarih ve Sınıf Bilinci/nde, Marksizmi burjuva düşüncesinden ayıran özelliğin, bütünlük düşüncesi olduğunu savunur. Ama ısrarla savunduğu bir şey daha vardır: “Bireyden bütüne giden yol yoktur.” Parça ile bütün, ya da Tarih ve Sınıf Bilinci/nin kavramlanyla özne ile nesne arasındaki yabancılığın ortadan kalkmasının olmazsa olmaz koşulu, kapitalist toplumun birbirinden kopardığı özne ve nesne kimliklerini birleştirebilecek bir sınıfın, proletaryanın eylemliliğidir. Lukacs için, gelecekteki bir bütünlük ihtimali, o bütünlüğü temsil eden bir öznenin faaliyeti sonucunda değil, ancak devrimin kendi bütünleştiriciliğiyle mümkündür.
  • 1970′lerde Orhan Gencebay’ın hem müziği hem kimliği, o dönemin kültürelortamında bir yırtılmayı ifade ediyordu. O yıllarda tercihini bir kültürel aydınlanmadan yana yapan, kitlelerin aydınlanacağı umudunu taşıyan herkes için Orhan Gence-bay’ın sesi -bu inleyen, çatlayan ses- kalabalıkların dolaysız bilincinin ifadesiydi; yalnızca bir itiraz, bir şikayet, bir sızlanma, canı yanmış birinin çığlığı olarak duyuluyordu. Orhan Gencebay kötü bir yazgının, karanlık bir bahtın, çilenin, garipliğin içinden konuşuyor, bir yandan bunun aşılamayacağını söylüyor, bir yandan da o zaman yaşandığı biçimiyle bu yazgının Türk müziğinin bilinen kalıplan, alışılmış terbiyesi içinde dile getirilemeyeceğine işaret ediyordu. Bu yüzden de sesi, 1970′lerde bu yazgının aşılacağı umudunu taşıyanlar için, aydınlanmayla kitlelerin, terbiyeyle kötü yazgının buluşabileceğini umanlar için bir çığlık, bir inlerne olmaktan öteye geçemedi.
  • Gerçi Orhan Gencebay bir kabullenrnişliğin, bir tevekkülun, bir tahammülün içinden konuşuyordu. Ama sesi, boyun eğdiren karşısında her şeye rağmen bir onuru korumanın önemli olduğu bir anın sesiydi. Bu da ancak bir çilecilikle, bu dünyanın sunabileceği hazlardan feragat ederek, arzunun bu dünyada hiçbir zaman tatmin edilemeyeceğini baştan kabul ederek, hazdansa arzunun kendisini mutlak kılarak, bir bakıma dünyayla aradaki mesafeyi hep koruyarak mümkün olabilirdi. Kısacası o, mutluluğun ve tatminin ertelenmek zorunda olduğu bir dünyanın sesiydi. Orada aşk kadar ihanet de mutlaktı, bu dünyanın reddi de mutlak olmalıydı. Bu iki uç arasında hiçbir geçişkenlik, hiçbir ara konum yoktu. “Ben doğarken ölmüşüm”, “ömür boyu bitmeyen dert ile yoğrulmuşum”, “bu dünyada dost kalmadı”, “Tannm beni baştan yarat” gibi dizeler yalnızca bir anı değil, tüm bir ömrü kuşatan bir çileciliği dile getiriyordu. Onu bugünün dünyasına yabancı, 1970′lerde sol muhalefetin içine doğduğu dünyaya akraba kılan bir özelliği buydu. Diğeri ise sentez çabası. Orhan Gencebay, yaşanan anın ihtiyaçlanna cevap veren bir müziği aradığını söylüyordu. Şehrin müziğini, o zamana kadar bu müzik terbiyesinin içeremediği bir yaşantıya, bastırılmış bir sese açmıştı. Seçkinliğe alışmış bir müziğe, şehrin yeni sakinlerinin dertlerini, sokağın sesini sokmaya çalışmıştı. Ya da tersinden söylersek, sokağın sesini şehir müziğinin imkanlarıyla buluşturmaya çalışrmıştı. Sonuç olarak yaptığı müzik, hiçbir müzik terbiyesinin tanımayacağı bir müzikti. Zaten o da yaptığı türü, “dünya müziği kurallarına bağımlı, Türk halk müziği ve sanat müziği kurallarına da bağımlı olmadan ve tekniğin tüm olanaklanndan yararlanarak Türk ezgileri, melodileri içinde özgürce dolaşmak” diye tarif  ediyordu. ‘Yani yaptığı müziği bir terbiye olarak değil, bir teknik arayışı, bir köprü, bir sentez çabası olarak sunuyordu.
  • Bu kimliğin oluşmasının değilse de popülerleşmesinin nedenlerini yine 1970′lerin dünyasında aramak gerek. Orhan Gencebay aydın kimliğiyle popülerliğin, teknikle sokağın sesinin, düşünceyle isyanın, akılla şiddetin buluşabildiği bir dünyada popüler olmuştu. Harbi ama efendi, halk adamı ama bilgili, evlilik dışı ama geleneklere saygılı … Bir ara konumdu onunkisi: İstanbul Radyosu’nda çalışmış, ama istediği müziği orada yapmasına izin verilmediği için radyodan aynlmıştı. Şehirde yolunu bulamamışlara sesleniyordu, ama kendisi şehirliydi. Açlann derdini dile getiriyordu, ama kendisi toktu. İlkeleri vardı; gazinoya çıkmıyordu ya da bugün Zeki Müren’in ya da İbrahim Tatlıses’in yaptığı gibi başkalarının “hit’I'erini söylemiyordu. Başansını piyasaya borçluydu ama piyasanın kurallanna değil, sanki kendi kurallanna tabiydi; kendi plak şirketi vardı. Henüz kamuoyunun, imkanlarından yararlananlara sanki ondan bağımsızlarınış, kendi görüntüleri üzerindeki haklannı koruyorlarmış hissini verdiği bir dönemin idolüydü. Kitle kültürünün henüz sahicilikle yan yana durabildiği, ya da yarattığı idollerin etrafındaki sahicilik halesini henüz yok etmediği bir dönemde yıldız olmuştu.
  • Türkler taşralarını -kendi içlerindeki “üçüncü dünya”yı 1980’ lerde  keşfettiler. Öncelikle dışlarındaki “üçüncü dünya” yı, Kürtleri fark etmek zorunda kaldılar. Ama yalnızca onları değil,  onlarla birlikte kendi içlerindeki “üçüncü dünya’yı, bugüne  kadar modemleşrnek için bastırdıkları şeyleri de keşfettiler. Bu yüzden İbrahim Tatlıses’in yokluktan varlığa yükselişinde, yalnızca Kürtlerin büyük şehirde kimliklerini artık daha dolaysız  yollardan dışa vurma  istekleri değil, şehrin eski sakinlerinin de bir baskıdan, modemist devletin baskısından, babanın baskısından, merkezin baskısından kurtulma umudu vardı. ‘Oh oh Emine”ler, “Allah Allah bu nasıl sevmek”lerde, yalnızca taşra  kendine şehirli bir kimlik keşfetmekle kalmadı, aynı zamanda  şehir de kendi içindeki taşrayı, bugüne kadar seçkin olabilmek için dışarıda bırakmak zorunda kaldığını, gelişebilmek için kıyıya itmiş olduğunu, Batılı olabilmek için bastırmak zorunda kaldığı şeyleri de keşfetti. İbrahim Tatlıses, sokağın artık adalet değil özgürlük istediği bir dönemin yıldızıydı. Bu yüzden de kitlesi onda, onlarla konuşan bir yabancıyı; kendilerini temsil eden, onl~rın vicdanı olmaya aday birini değil, kendi suretini gördü. ıbrahim Tatlıses’in, “Beni Yılmaz  Güney’le karıştınyorsunuz,” demesi boşuna değil.
  • O zaman da Orhan Gencebay’dan geriye kırılmış bir onur kaldı: Erkeğin, adilolmayan babaya karşı koyan ağabeyin kınlmış onuru. UtanlDokunma’da yer alan hemen bütün parçalardaki sitemde, erkeğin kalbini kıran kadına seslendiği bu parçalarda, Orhan Gencebay’ın sesine sinmiş yeniklikte, insan arabeskin neden son yirmi yıldır bu toplumun sesi olabildiğini daha iyi anlıyor. Belki de bu toplumun ezikliği, ancak gururu kırılmış, özgüvenini kaybetmiş bir erkeğin sesinde dile getirilebilirdi. Ama 80′lerde artık bu ses yerini giderek başka bir sese bıraktı. İbrahim Tatlıses’in sesi artık yabancı topraklarda kendine güvenmeyi öğrenmiş, yabancı bir dili bozmayı, yabancılara kafa tutmayı öğrenmiş, yırtık, yırtrnış bir ses.
  • Şimdi geriye baktığımızda Orhan Gencebay’ın sesindeki yeniklik daha iyi fark edilebiliyor. Özellikle de Utan/Dokun-ma’daki, bu popüler olamayan parçalara sinmiş sitemde, sanki biraz da Gencebay’ın eski kitlesine sitemi var. Şarkılarını artık fazla dramatik, fazla ağır, fazla mutlak, fazla çileci bulan bir dinleyiciye yönelik bir sitem. Onun bir zamanlar yüreklendirdiği dinleyicinin artık kavuşulamayan sevgililere, başlamadan biten aşklara, geri dönüşü olmayan yollara, bir umut uğruna
    ömür boyu çekilen acılara, “asla”lara, “tövbe’Tere tahammülü yok. Adanrnışlığı, dervişliği, mecnunluğu, esrikliği, günlük yaşamın uzak vaatler ya da sadece bir onur uğruna sürekli ertelenmesini, mutluluğa giden yolun kapılannın öfke ve inatla kapatılmasını istemiyor artık. “Utan” şarkısının kendisi, olmayan bir vicdana sesleniyor gibi: “Gerçeğe yalan kattığından utan” ya da “Yaşamak bir oyun değildir dostum”. Metin Kaçan’ın popülerliğini yalnızca edebiyat içi bir yenilikle açıklamak mümkün mü? Ya da 80′lerde, gene edebiyatın ana akımı dışında bir “hapishane edebiyatı”nın ortaya çıkmasında, ne edebiyatın ne de siyasi dilin içeremediği bir mahrumiyetin kendi adına konuşma isteğini görmemek mümkün mü? 80′lerde basının azınlıklara -Çerkeslere, Çingenelere, Alevilere- gösterdiği ilgi yalnızca basının yeni, keşfedilmemiş alanlar arayışına bağlanabilir mi? Ya da İbrahim Tatlıses’in sesi, örneğin Orhan Gencebay’da olmayan neyi içeriyor-
    du ki, kendisini 80′lerin sesi kılabildi?
  • 80’ lerin ayırt edici yanı da burada: 80′ler bu dışlanrnış, bastırılmış, modern kültürel kodların dışına itilmiş, orada ancak bir yokluk, bir eksiklik olarak varolan taşraya yönelik bir özgürlük vaadini temsil ediyordu. Ona, Kemalizmin bu topluma biçtiği modern kültürel kimliğin baskısından kurtulma umudunu vaat etti. Taşraya kendi kimliğini koruyarak da büyük şehir hayatına eklemlenebileceği, piyasada ona da bir yer olabileceği umudunu verdi. Ona büyük şehrin imkanlarıyla; yazının, yayın dünyasının, kaset piyasasının; yalnızca sazın değil synthe-sizer’ın, yalnızca mahallenin değil kamunun da imkanlarıyla
    buluşma fırsatını tanıdı. Kısacası büyük şehrin ve modern kültürün imkanlarını kullanma, yıllarca modernlik baskısı altında bastırmak zorunda olduğu kültürel açlığını nihayet giderme,
    kendi simgesel dilini piyasada dolaşıma sokma, parayla buluşma fırsatını verdi.
  • Kemalist modernizmin vaatlerinin tükendiği noktada, 80′ leri kültürel düzeyde tüm topluma yayılmış bir özgürlük vaadinin zemini kılan da buydu. Bugüne kadar Kemalizmin temsil ettiği “yükseklik”, kendinden fazlasını temsil etmeyi, bütün toplum adına davranmayı, ortak bir modem kimliği temsil etmeyi gerektiriyordu. Bu ise elbette yalnızca seçkinlerin kitleler üzerinde değil, seçkinlerin kendi kendileri üzerinde de bir baskı olarak yaşandı. Kendini “akıl” konumuna yükseltmek, başkalannı temsil etmeye adayolmak, merkez olmak yalnızca bir iktidar üzerine değil, aynı zamanda bir memurluk, bir feragat üzerine de kurulur. Modem kimliğin taleplerini tehdit eden
    her şeyden uzak durmayı, geri çekilmeyi gerektirir. Bu açıdan 80′ler bir bakıma yüksek kültüre de yüksekliğinden vazgeçme, kendi adına davranma, yalnızca kendini temsil etme serbestliğini verdi. ANAP yalnızca Kemalizmin taşralaştırdığına, yok saydığına yönelik bir serbestliği değil, daha çok da yüksek kültürün yüksek olabilmek için tahammül etmek zorunda kaldığı mahrumiyetin giderilmesini temsil ediyordu. İşte 80′lerin, bu baskı döneminin, kültürel düzeyde karşıtıyla birlikte, yalnızca aşağı kültür için değil seçkinler için de bir özgürlük vaadiyle birlikte varolmasının, kendini bir iştah, bir itiraf, bir iç dökme dönemi olarak ortaya koymasının nedeni buydu. Çünkü, yüksekmiş gibi davranan bir kültürün kendi taşralılığının, kendi yerliliğinin, kendi “aşağı’lığının da geri dönüşünü temsil ediyordu.
  • Son bir söz, daha doğrusu bir anı. Bu ülkede orta sınıf evlerinde oturma odasıyla misafir odasını birbirinden ayıran duvar  çok önce yıkıldı. Salon denilen yeni mekan artık iki işlevi de birleştirecek, ev sakinlerinin oturduğu yerle misafirlerin kabul edildiği yer aynı yer olacaktı. Yabancılar karşısındaki resmiyetin yıkılması, mahremiyetin kapılarını dışarıdan gelenlere açması olarak da yorumlanabilir bu, misafirin hepten tasfiyesi olarak da.

 

 

mağaradakiler

Cemil Meriç “Mağaradakiler” kitabından notlarım;  magaradakiler1 198x300 mağaradakiler

•Her ülkenin, her çağın, her sınıfın, her ideolojinin entelektüel anlayışı başka. Dünyaca kabul edilmiş bir entelektüel kıstası yok dense yanlış olmaz.
•Şöyle bir taslak çizmek mümkün:
1.Entelektüel, zamanının irfanına sahip olacaktır. Ülkesinin dilini, edebiyatını, tarihini bilecek, dünyadaki belli başlı düşünce akımlarına yabancı olmayacaktır.
2.Peşin hükümlere iltifat etmeyecek, olayları kendi kafasıyla inceleyip değerlendirecektir.
•İnsanlar yalnızca ekmekle yaşamaz, ruhun da gıdaya ihtiyacı var. Onlara yaşamak arzusu, hiç değilse tevekkül telkin etmek lazım, Mevcut olmayan mutluluğun yerine şairane bir rüya..XIII. asrın ortalarına kadar böyle bir teselliyi yalnız rahipler sunar. Sayısız azize masallarıyla, katedralleriyle, heykelleriyle, ayinleriyle, Rabbin melekutunu gözler önüne serer ve çamurlu bir alanın sınırında muhteşem bir köşk yükseltir gibi gerçek dünyanın sonuna ideal dünyayı yerleştirir. Huzura ve sevgiye susamış gönüller bu ilahi aleme sığınırlar. Rahip yaraları sarar, dertleri avutur, söz yerine iyilik, takva ve gufran dökülür dudaklarından, bakışlarını semaya çevirince Rabbi görür ve rüyadaymışçasına kanatlanır göklere.
•Masal deyip geçmeyelim. İnsan, kaba kuvvetin hükümran olduğu bir devirde, hayata katlanmak için bambaşka bir dünyanın varlığına inanmak zorundadır. Rahip bin iki yüz yıl insanları bu masallarla yaşattı, hizmetinin büyüklüğünü yarattığı şükrandan anlayabiliriz. Papazlar iki yüz yıl Avrupa’ nın efendisi oldular; Haçlı Seferleri rahiplerin eseridir, kralları tahttan indiren, ülkeleri dilediklerine dağıtan rahipler. Şimdi hükümdardırlar, şimdi hanedan kurucusu; Avrupa’ daki servetin üçte ikisi, toprakların üçte biri ve gelirin yarısı onlarındır. İnsan bedava minnet duymaz, meşru bir sebep olmadıkça zırnık vermez kimseye, bencildir, kıskançtır.
•XVIII. Asır, aydınların Altın Çağıdır. Burjuvazinin kucağında doğan, terbiye edilen, yetiştirilen filozoflar onunla tam bir anlaşma halindedir denilmiş.
•Filozofların torunları, XIX. Asrın son otuz yılında yeni bir ad taktılar kendilerine: Entelektüel. İktisadi altyapı oldukça değişmiş, işçi sınıfı güçlenmiş, burjuva ideolojisi parçalamıştı.
•XIX. Asırda Rusya, yamalı bohçaya benzeyen uçsuz bucaksız bir ülkedir, bir kavimler halitası. Bu kavimler arasında tek bağ vardır: Çara bağlılık. Petro ve Katerina’ nın kurduğu siyasi ve içtimai düzen hala ayaktadır. Toplum iki büyük sınıfa bölünmüş: soylular köylüler. Soylular, imtiyazlı bir topluluk. Ya subaydırlar, ya memur yahut toprak ağası. Köylülere gelince: Bu bahtsız yığın, ya hükümdarın kölesi ya soyluların. Alın yazısı kamçılanmak, haraç vermek, askere alınmak. Kah mütevekkil, kah şikayetçi, kah sert tepkilere yatkın. Çarın (Batyuşka) iyiliğine inanmış, bir de adamları olmasa! Ortaklaşa hayata alışkın. Kölelik kalkmış, kalkmamış pek umurunda değiş. Başlıca derdi: Toprak.
•Kim bu Petraçevski? Dışişlerinde çalışan bir siyaset adamı, 1821’ de doğmuş, 1866’ da sizlere ömür. Petraçevski, sosyal bir davaya gönül veren Rus toprak sahiplerinin en güzel örneği….İnsanlığın bir gün mutlu olacağına inanır. Ütopyasını uygulamaya kalkar. Köylüler için bir falanster kurar malikanesinde. Köylüler falansteri yakar. Tarih tekerrürden ibaret ütopyacılar için. 1870’ lerin köylüleri de uğurlarında feda-i can etmek isteyen sosyalist intelijansiyayı anlayamayacaktır. ..1840 sonlarında bir avuç aydın, bu düşünce Don Kişot’ unun evinde toplanıyordu. Sosyal problemler üzerinde tartışılıyor, insanlığa verilecek yeni düzen üzerinde kafa yoruluyordu. Çoğu sosyalistti toplantıya gelenlerin. Politikayla uğraşmıyorlardı, uğraşamazlardı da. Devrimci eylemlere yabancıydılar, günahları düşünmek hayal kurmaktı. Köylülerin azat edilmesini istiyorlardı, bütün aydınlar gibi. Sosyalisttiler ama şairane bir sosyalizm. Tekkeye gidip gelenleri bir iki izm’ le yaftalamak yanlış. Misafirler arasında Fourier’ ciliği hayal sayan bir Dostoyevski de var. Romancının bu düşünceler panayırında neler gördüğünü bilmiyoruz. Ama yıllarca sonra Ecinniler’ i kaleme alırken bu hatıralardan bir hayli yararlandığı muhakkak. Toplantıların nasıl bir faciayla sona erdiği malum. 1848 yılının bir Nisan sabahı, aralarında Dostoyevski’ nin de bulunduğu 34 şüpheli tevkif edilir. Tevkifi idamlar ve sürgünler izler.
•Popülizm, Rusya’ ya mahsus bir akım, nihilizm ve anarşizm gibi. Slavcılar da, Dostoyevski de, Tolstoy da, Herzen gibi, Bakunin gibi, 1870 yıllarının devrimcileri gibi popülisttiler, ama başka başka biçimlerde.
•Sosyalistler, kültürün aylak bir sınıf yarattığını, çalışan sınıfların sömürüsü üzerine kurulduğunu ileri sürerler. Yaratıcılık payesine yükselen aydınlar bile yalnızlıktan, köklerini kaybetmekten şikayetçidirler. Ayaklarını toprağa basmak, halkla kaynaşmak: Başlıca özlemleri. Tolstoy ve Dostoyevski böyle bir ruh haleti içindedirler: Halka dönüp, halkın içinde kaybolmak…Popülizmin kaynağında, üstün sınıfın aşağı sınıfa karşı işlediği hatadan pişman olma hissi vardır.
•Batı’ da Rusya’ dakine benzer bir intelijansiya da yoktur, bir halk da. Bütün popülistler köy hayatını idealize ederler. Rus tarihinin orijinal meyvesi, köy topluluğudur….Rus anarşizminin en büyük temsilcileri soylulardan gelmiştir. Anarşizm Rusya’ dan dünyaya yayılmış, Bakunin, prens Kropotkin, kont Tolstoy bu akımın nazariyecileri olarak kabul edilmiştir. Hareketin merkezinde Bakunin. Kimseye benzemeyen bir aristokrat.
•İhtilal, siyasi lehçemize 89’ dan sonra girer. Fransa’ daki faciayı uzaktan seyreden cetlerimiz yarı şaşkın, yarı sevinçlidirler. Üçüncü Selim’ in sır katibi Ahmet Efendi, Ruzname’ sinde (10 Ocak 1792) şöyle yazar: “Hemen Hazret-i Hak, Françe ihtilalini, misal-, maraz-ı frenk, hain-i Devlet-i aliye olanlara dahi sirayet ettürüb ve çok zaman birbirlerine düşürüb Devlet-i aliye’ ye hayırlı neticeler müyesser eyleye. Amin!” Görülüyor ki ihtilalin ilk hatırlattığı yine Fransız menşe’ li olan frengi hastalığı. Bu benzetmeyi sonraki Osmanlı yazarlarında da bulacağız….Osmanlı Devlet adamına göre, ihtilal bir fitne ve fesat ateşidir. Bir kaç yıl evvel Fransa’ da patlak vermiş, dört bir yana kötülük kıvılcımları saçmıştır. Ama çoktandır körüklenen bir yangın bu. “Voltaire ve Rousseau denmekle marif ve meşhur olan zındıkların” ve “onlar misillü dehrilerin haşa sümme haşa” Allah’ a ve peygambere dil uzatmak, her türlü mukaddesatı yok etmek, müsavat ve cumhuriyeti ilan eylemek için karaladıkları eserler çoluk-çocuk arasında rağbet bulmuş; dinsizlik ve fesat, firengi illeti gibi yayılmış…
•İnkilab’ ı geniş bir okuyucu kütlesine tanıtan Ahmet Midhat Efendi olmuştur. Efendi’ ye göre, Abdülhamit devri bir inkılaplar devridir. “Tarih medeniyetin tercüme-i halidir.” Bu inkılap devri ise “tarih-i Osmani’ nin en mühim ve azametli bir sayfasıdır.”
•Yazarın şair olduğunu unutmayalım. Muhatabı da Binbir Gece Masalları’ na alışık oyuncular. Am bu şair, bir entelektüeldir de. Avrupa’ da yaşamış bir entelektüel. Şair, paletindeki boyaları cömertçe harcadıktan sonra entelektüel çıkar sahneye. Ve bütün bir asrın zihnini kurcalayan, anahtar suali tekrarlar: Ne yapmalı? Cevdet Paşa’ dan Tunuslu Hayreddin’ e, Sadık Rifat’ tan Ahmed Midhat’ a kadar bütün bir aydınlar kafilesinin ortak çilesi bu kördüğüm. Kemal, Batı’ nın zaaflarına gözlerini kapamış değildir. Başta sonof imtiyazları. Sonra borsa oyunları. Maziden kalma çağ dışı alışkanlıklar.. Ve madalyonun öbür yüzü: yolsulluk. İlim adamları endişe içindedir. Siyasi ahlak ve umumi terbiye öyle bozuldu ki “hazin bir fetret” in yani bir ihtilalin kopmasından korkuluyor. Kısaca, marifet ve servette görülen bu yükseliş, adalet ve ahlakın tereddisini önleyememektedir.
•Otorite ile hürriyet..politikayı özetleyen iki zıt mefhum. Çatışıyorlarsa, toplum rahatsızdır; aralarında ahenk kurulmuşsa, mutlu. Otoriteyi yıkmak, anarşiye yol açmaktır. Hürriyeti kaldırmak, toplumu bir veya birkaç kişinin sömürüsüne terk etmektir. Demek ki insanlar ne hürriyetten vazgeçebilirler, ne otoriteden. Ama bir hakikatı da unutmamalıyız: Hürriyetin tek desteği var: hak.. Otorite hem kuvvete dayanır, hem hileye. Yani hürriyet daima tehlikededir.

kitap ve sünnet perspektifinde kader

online olarak okunabilen, kader ile ilgili soru işaretlerin giderilmesi adına en güzel kitap.

van..

yunus..13 yaşında..van erciş‘ teki depremde enkaz altında kalmış.

görüntüler zaman foto muhabiri kürşat bayhan‘ dan..

sol omuzunda bir el, yunus’ u korumak istemiş, son anda beton bloğun ötesine iteklemiş yunus’ u..

yunus 01 van..

kendisi kalmış beton yığının altında..

o el cansız..o el yunus’ u kurtarmış..

yunus sakin..kurtarma timlerinin uzattığı yastıkta dinleniyor kurtarılmayı beklerken..

omuzunda o el..

yunus 02 van..

 

İÇİMİ PARÇALAYAN DÜZELTME:

Yunus artık yok, kurtarıldıktan hemen sonra hastahaneye kaldırılırken vefat etmiş.

İç kanama geçiriyormuş Yunus..Daha fazla dayanamamış..(Omuzundaki el babasına ait değilmiş)

oktoberfest 2011

oktoberfest‘ in sponsorları olarak gözüken 3 değerli firmadan gelen açıklamaları sizinle paylaşmak istedim.

karaköy güllüoğlu‘na atılan maile karşılık gelen maildir;

Merhaba,
Öncelikle bu konuda bizi uyardığınız için teşekkür ederiz. Görüş ve önerileriniz bizler için her zaman değerli olmuştur. İnanın bizlerde sizler gibi şaşkınlık içindeyiz. Bunu sizlerden gelen maillerle öğrendik. Biz toplumda belirli yer edinmiş kurumuz bu gibi etkinliklere destek vermeyiz. Bizim destek verdiğimiz pek çok kurum var bunlar daha çok aşevleri ve hayır kurumlarıdır. Karaköy Güllüoğlu olarak böyle bir etkinliğe sponsor olmamız mümkün değil. Fakat tüketiciler genellikle baklava gibi ikramlarını bizden alırlar. Cumartesi günü bir öğrenci grubu gelip bizden para vererek baklava almış ve etkinliklerinde kullanmışlar. Bu etkinlikte logomuz kullanıldığı için yasal süreç başlattık. İlginize ve bize verdiğiniz bilgilerden dolayı tekrar çok teşekkür ederiz. Siz değerli müşterilerimizin saygısı ve sevgisi bizler için çok önemli.
Saygılarımızla,
Karaköy Güllüoğlu Yönetimi
Karaköy Güllüoğlu Baklavaları
Mumhane Caddesi No:171
Karaköy – Beyoğlu 34425
İstanbul-Turkey
öztiryakiler‘ e atılan maile karşılık gelen maildir;
Merhaba,
Öncelikle konu ile ilgili görüşünüzü bize ilettiğiniz için çok teşekkür ederim. Sizlerin görüşleri bizler için çok değerli.
Bilmenizi isteriz ki firmamız festivalin hayata geçirilmesi ile ilgili olarak hiçbir maddi destekte bulunmamıştır. Firmamız etkinlikte yemek ikramı yapacak olan 2 yerli firmanın etkinlik alanındaki hazırlıkları için gerekli bir takım mutfak malzemelerini tedarik etmiştir. Bu destek sizlerinde tanıdığı, bizlerin sürekli çalıştığı ve bildiği bu iki marka için olmuştur. Festivalin hayat bulması konusunda kesinlikle başka bir desteğimiz olmamıştır. Öztiryakiler firması olarak her yıl ülkemizde gerçekleştirilen ulusal ve uluslararası aşçılık yarışmasının hayata geçirilmesi için büyük destekler vermekte, öncülük yapmaktadır.Türk mutfağının tanıtımı için yoğun destekler vermektedir.her yıl yaklaşık 15 yurtdışı fuarına katılmaktayız. her fuarımızda Türk gıda ürünlerinin ikramlarını ve tanıtımlarınıda gelen misafirlere yapmaktayız. Ekim ayında Milano da gerçekleşecek dünyanın en büyük , sekörümüzün en önemli fuarlarından bir olan Host fuarında fuar süresince standımızda Türk yemekleri pişirilip ikram edilecektir. Türkiye de  en yakın zamanda geçekleşecek olan Ulusal yarışma 15-16 Ekim Tarihleri rasında Alanya da gerçekleştirilecektir. Öztiryakiler, tamamı  Türk sermayesi olan 115.000 m2 üretim tesisinde 1100 kişi istihdam etmekte ve Türk Malı damgası ile üretilen ürünlerini tüm dünyada 103 ülkeye ihraç etmektedir. Türkiye nin ilk 500 ihracatçı firması arasında yer alan Öztiryakiler Türk Malı kullanımını destekleyen birçok projeye de destek vermektedir. Bu etkinliklten dolayı bir yanlış anlaşılma olmasına ve firmamız hakkında yanlış bir izlenime katılmanıza yol açıldığı için çok üzgünüz.   Konuya biraz daha açıklık kazandırmış olduğumu umuyor, herhangi bir sorunuzda bizleri çekinmeden arayabileceğinizi belirtmek istiyorum.
Saygılarımla
Dilek Öztiryaki
çoşkun sucukları‘ na atılan maile karşılık gelen maildir;
Ekte firmamız hakkında yaptığımız açıklama doğrultusunda yayınlanan haberi göndermekteyiz.
coskun oktoberfest 2011

 

arabada sopa var

bir pazar günü karaköy mimarlar odası sokağında önümüze çıktı bu açık sözlü şoför;

sopa arabada sopa var

 

biyoenerji

dr.şuayip dağıstanlı‘ nın biyoenerji adlı kitabından notlar;

0226 300x300 biyoenerji• Elimde, İstanbul’da gidebileceğim bir adres vardı. Size elimdeki bu adresin öyküsünü de anlatmalıyım. Rize’ de sokakta rastladığım, anneme çok benzettiğim bir kadınla karşılaşmıştım, hiçbir şey söylemeden sarılmıştık birbirimize.
• Adam bir çay ikram etti, yarısına kadar içtim. Oysa, benim doğduğum büyüdüğüm memlekette gelenek-görenekler çok önemliydi. Kim olursa olsun, gelen kimseyi adını bile srmadan üç gün boyunca misafir eder, karnını doyurur, üç gün sonra adını sorarlar….Aç mısın diye sordu değilim dedim.Yetiştiğim kültür ve aldığım aile terbiyesi, aç da olsam açım dememe engeldi. Ama içimden: keşke sormasadan bir ekmek uzatsa ve hatta bir de ısrar ets diye geçiriyordum.
• Doğrusu, o köyde , geldiğim diyarlarda edindiğim insan sevgisini, yakınlığı, insana gösterilen saygıy bulamadım.
• Ağabeyimin gelirken bana şahin yavrusu diyeetirdiği kartal yavrusu da et dışınd ir şey yemiyordu. Kendim et yiyemiyor ona veriyordum. (Sonradan kartalı Gülhane Hayvanat Bahçesi’ne bağışlamış bakamadığı için.)
• Emlakçıya gittim, evi gösterdi çok beğendim, hemen tutmaya karar verdim. Daire, Mertkule adlı binanın 21. Katında son derece güzel bir konumda, Adalar manzaralı bir yerdi ve ayık kirası 1.300 dolardı. Benimse bir aylık kazancım o kadarı bulmuyordu. Bugün düşündüğümde, neye güvenerek, hangi cesaretle orayı tuttuğumu anlayamıyorum. Ama, böylece yerleştiğim o o sanal prestijli konum, bende, kendimi gerçekten o düzey yükseltme konusunda kamçılayıcı bir etki yarattı.
• 2000’ de, benim yardımımla Paris’ e giden ağabeyimin yanına uçtum. Orada çok güzel şeyler yaşadım, kendimi adeta Avrupa’da doğmuş, büyümüş, oraya ait biri gibi hissettim. İstanbul’ a döndüğümde, buradaki görevimi tamamladım, artık Paris’ e taşınmalıyım, diye düşündüm. Yılbaşı tatilinden sonra Paris’ e gitmek üzere toparlandım. Tam yol çıkacakken, içimden bir ses, “Hiçbir yere gitmiyorsun, senin yerin burası, burada devam etmelisin” dedi. Hazır her şeyimi bavullarımı toplamışken, daha merkezi bir yerde, daha büyük bir yer açmaya karar verdim. Şimdiki Marks&Spencer’ ıh yanındaki Yasemin Apartmanı’ nda 300 mterekarelik, son derece şık bir daire kiralayarak oraya taşındım.
• (Prag’ta) Gelen kişilerin beni dikkatle inceleyişleri çok ilginçti. Üstümde çok şık bir İtalyan takım elbise vardı. Sanırım, karşılarında bu kadar şık, bakımlı, varsıl görünümlü birini görmeyi beklemiyorlardı. Ayrıca, çok iyi bir konumum ve kazancım olmasına karşın, hiç düşünmeden elimin tersiyle her şeyi bir kenara itişimden de etkilenmişlerdi.
• Türkiye’ deki son gecemde rüyamda, Prag’ da yaşayacağım semti ve hata evi gördüm. Ertesi gün bilmediğim bir ülkeye doğru uçuyordum…(Yazar oraya gidince rüyasındaki evi buluyor!)
• Auranın dengeli ve bütünlüklü olması önemlidir. Enerji yığılmaları ve kopuklar vücutta bir terslik olduğunun işaretidir. Renklerin de dili vardır. Çıkan harita, varolan hastalıklar yanında, bir süre sonra ortaya çıkacak olanları da gösteren önemli veriler içerir. Kirlian tekniğinin hekimlere sağladığı en önemli avantaj da budur: hastalık başlamadan önlem alınması sağlanır.
• Şimdi size yılla önce yaşadığım birkaç deneyimden söz etmek istiyorum. Bir radyo programında canlı yayında uyguladığım şifa örneği, sizlere ilginç gelecektir sanırım. Manyetizm ve şifa hakında radyoda konuşurken dinleyicilerden iki kişi, bir hastalığı hiç dokunmadan bilip bilemeyeceğimi, hatta uzaktan saüaltım uygulayıp uygulayamayacağımı sordu. Ben de hemen konsantre olup hastalıklarını bildim ve manyetizma yöntemiyle tedavi uyguladım. Hatta aktardığım enerjiden dolayı, durdğu yerde düşme noktasına geldi. Ben de fazla şova yöneli olmasın diy uzatmadım. Daha sonraki günlerde radyoda uyguladığım seans duyulunca bana yurt içinden ve yurt dışından yoğun biçimde talepler gelmeye başladı.

Yazar Hakkında

Dr. Şuayiphacı Dağıstanlı 0128 204x300 biyoenerji

26 Ağustos 1969′da Dağıstan’da doğdu. İlkokulu doğduğu Hindah köyünde, ortaokulu Babayurt kasabasında yatılı olarak okudu. Liseyi Dağıstan’ın başkenti Mahaçkale’de bitirdi. Liseden sonra Dağıstan Devlet Pedagoji Üniversitesi’nde (1986-1992) öğrenim gördü. 1989’da geçirdiği kazada bedenin büyük bölümü felç oldu. Hastalık sırasında ‘kendi kendini tedavi’ yöntemini uygulayarak felçten kurtuldu.

O günden sonra hayat felsefesi ve dünyaya bakış açısı değişti. Kendi kendini iyileştirmedeki başarısı Rusya’daki bilim adamları ve doktorların dikkatini çekti. Onların maddi ve manevi yardımlarıyla Moskova’da ve Kiev’de Alternatif Tıp üzerine eğitim gördü. Daha sonra 1991′ de Kuzey Kafkasya’ da ilk ezoterik bilim merkezinin kurucusu oldu. 1996′da Moskova’da Birleşmiş Milletler ve UNESCO tarafından kurulan komisyonca verilen ‘Alternatif Tıp İlimleri Doktoru’ ünvanını kazandı.

İlk kitabı ‘Biyoenerji ve Alternatif Tıp’ dört baskı yaptı. Dr. Şuayip Dağıstanlı, bu kitabında okuyucularına, kendilerine uygulayabilecekleri doğal yöntemlerle sağlıklı bir yaşamın ipuçlarını vermektedir. Dr. Dağıstanlı, 1992′den başlayarak çeşitli merkezlerde ve hastanelerde görev aldı. 1997′de İstanbul’da kurduğu Şua Biyoenerji Merkezi’nde çalışmalarını sürdürdü. 2002-2003 yılları arasında Prag’da Radio Free Europe-Radio Liberty’de gazeteci-spiker olarak görev yaptı. Daha sonra yeniden Türkiye’ye döndü. Şimdi Suadiye’de kurduğu Şua Human Academy Merkezi’nde çalışmalarını sürdürmekte, biyoenerji, akupunktur, manuel terapi, ayurveda, şiatsu gibi 30′a yakın tanı ve tedavi yöntemi uygulamaktadır. Türkiye’deki ve başka ülkelerdeki çeşitli dernek ve kuruluşlarda, kendini programlama, psikolojik denge idmanı, içimizdeki enerjiyi pozitif yönde kullanarak kendini geliştirme, hayattaki görevimizin farkına varma gibi insanın kendisini aşması ve dünyayla bütünleşmesi konulu konferanslar, seminerler vermektedir. 70’e yakın televizyon ve radyo programına katılmıştır. Mesleğinin yanı sıra, müzik, dans, resim gibi çeşitli sanat dallarında çalışmaları vardır.
* shuacentre.com