Cemil Meriç “Mağaradakiler” kitabından notlarım; 
•Her ülkenin, her çağın, her sınıfın, her ideolojinin entelektüel anlayışı başka. Dünyaca kabul edilmiş bir entelektüel kıstası yok dense yanlış olmaz.
•Şöyle bir taslak çizmek mümkün:
1.Entelektüel, zamanının irfanına sahip olacaktır. Ülkesinin dilini, edebiyatını, tarihini bilecek, dünyadaki belli başlı düşünce akımlarına yabancı olmayacaktır.
2.Peşin hükümlere iltifat etmeyecek, olayları kendi kafasıyla inceleyip değerlendirecektir.
•İnsanlar yalnızca ekmekle yaşamaz, ruhun da gıdaya ihtiyacı var. Onlara yaşamak arzusu, hiç değilse tevekkül telkin etmek lazım, Mevcut olmayan mutluluğun yerine şairane bir rüya..XIII. asrın ortalarına kadar böyle bir teselliyi yalnız rahipler sunar. Sayısız azize masallarıyla, katedralleriyle, heykelleriyle, ayinleriyle, Rabbin melekutunu gözler önüne serer ve çamurlu bir alanın sınırında muhteşem bir köşk yükseltir gibi gerçek dünyanın sonuna ideal dünyayı yerleştirir. Huzura ve sevgiye susamış gönüller bu ilahi aleme sığınırlar. Rahip yaraları sarar, dertleri avutur, söz yerine iyilik, takva ve gufran dökülür dudaklarından, bakışlarını semaya çevirince Rabbi görür ve rüyadaymışçasına kanatlanır göklere.
•Masal deyip geçmeyelim. İnsan, kaba kuvvetin hükümran olduğu bir devirde, hayata katlanmak için bambaşka bir dünyanın varlığına inanmak zorundadır. Rahip bin iki yüz yıl insanları bu masallarla yaşattı, hizmetinin büyüklüğünü yarattığı şükrandan anlayabiliriz. Papazlar iki yüz yıl Avrupa’ nın efendisi oldular; Haçlı Seferleri rahiplerin eseridir, kralları tahttan indiren, ülkeleri dilediklerine dağıtan rahipler. Şimdi hükümdardırlar, şimdi hanedan kurucusu; Avrupa’ daki servetin üçte ikisi, toprakların üçte biri ve gelirin yarısı onlarındır. İnsan bedava minnet duymaz, meşru bir sebep olmadıkça zırnık vermez kimseye, bencildir, kıskançtır.
•XVIII. Asır, aydınların Altın Çağıdır. Burjuvazinin kucağında doğan, terbiye edilen, yetiştirilen filozoflar onunla tam bir anlaşma halindedir denilmiş.
•Filozofların torunları, XIX. Asrın son otuz yılında yeni bir ad taktılar kendilerine: Entelektüel. İktisadi altyapı oldukça değişmiş, işçi sınıfı güçlenmiş, burjuva ideolojisi parçalamıştı.
•XIX. Asırda Rusya, yamalı bohçaya benzeyen uçsuz bucaksız bir ülkedir, bir kavimler halitası. Bu kavimler arasında tek bağ vardır: Çara bağlılık. Petro ve Katerina’ nın kurduğu siyasi ve içtimai düzen hala ayaktadır. Toplum iki büyük sınıfa bölünmüş: soylular köylüler. Soylular, imtiyazlı bir topluluk. Ya subaydırlar, ya memur yahut toprak ağası. Köylülere gelince: Bu bahtsız yığın, ya hükümdarın kölesi ya soyluların. Alın yazısı kamçılanmak, haraç vermek, askere alınmak. Kah mütevekkil, kah şikayetçi, kah sert tepkilere yatkın. Çarın (Batyuşka) iyiliğine inanmış, bir de adamları olmasa! Ortaklaşa hayata alışkın. Kölelik kalkmış, kalkmamış pek umurunda değiş. Başlıca derdi: Toprak.
•Kim bu Petraçevski? Dışişlerinde çalışan bir siyaset adamı, 1821’ de doğmuş, 1866’ da sizlere ömür. Petraçevski, sosyal bir davaya gönül veren Rus toprak sahiplerinin en güzel örneği….İnsanlığın bir gün mutlu olacağına inanır. Ütopyasını uygulamaya kalkar. Köylüler için bir falanster kurar malikanesinde. Köylüler falansteri yakar. Tarih tekerrürden ibaret ütopyacılar için. 1870’ lerin köylüleri de uğurlarında feda-i can etmek isteyen sosyalist intelijansiyayı anlayamayacaktır. ..1840 sonlarında bir avuç aydın, bu düşünce Don Kişot’ unun evinde toplanıyordu. Sosyal problemler üzerinde tartışılıyor, insanlığa verilecek yeni düzen üzerinde kafa yoruluyordu. Çoğu sosyalistti toplantıya gelenlerin. Politikayla uğraşmıyorlardı, uğraşamazlardı da. Devrimci eylemlere yabancıydılar, günahları düşünmek hayal kurmaktı. Köylülerin azat edilmesini istiyorlardı, bütün aydınlar gibi. Sosyalisttiler ama şairane bir sosyalizm. Tekkeye gidip gelenleri bir iki izm’ le yaftalamak yanlış. Misafirler arasında Fourier’ ciliği hayal sayan bir Dostoyevski de var. Romancının bu düşünceler panayırında neler gördüğünü bilmiyoruz. Ama yıllarca sonra Ecinniler’ i kaleme alırken bu hatıralardan bir hayli yararlandığı muhakkak. Toplantıların nasıl bir faciayla sona erdiği malum. 1848 yılının bir Nisan sabahı, aralarında Dostoyevski’ nin de bulunduğu 34 şüpheli tevkif edilir. Tevkifi idamlar ve sürgünler izler.
•Popülizm, Rusya’ ya mahsus bir akım, nihilizm ve anarşizm gibi. Slavcılar da, Dostoyevski de, Tolstoy da, Herzen gibi, Bakunin gibi, 1870 yıllarının devrimcileri gibi popülisttiler, ama başka başka biçimlerde.
•Sosyalistler, kültürün aylak bir sınıf yarattığını, çalışan sınıfların sömürüsü üzerine kurulduğunu ileri sürerler. Yaratıcılık payesine yükselen aydınlar bile yalnızlıktan, köklerini kaybetmekten şikayetçidirler. Ayaklarını toprağa basmak, halkla kaynaşmak: Başlıca özlemleri. Tolstoy ve Dostoyevski böyle bir ruh haleti içindedirler: Halka dönüp, halkın içinde kaybolmak…Popülizmin kaynağında, üstün sınıfın aşağı sınıfa karşı işlediği hatadan pişman olma hissi vardır.
•Batı’ da Rusya’ dakine benzer bir intelijansiya da yoktur, bir halk da. Bütün popülistler köy hayatını idealize ederler. Rus tarihinin orijinal meyvesi, köy topluluğudur….Rus anarşizminin en büyük temsilcileri soylulardan gelmiştir. Anarşizm Rusya’ dan dünyaya yayılmış, Bakunin, prens Kropotkin, kont Tolstoy bu akımın nazariyecileri olarak kabul edilmiştir. Hareketin merkezinde Bakunin. Kimseye benzemeyen bir aristokrat.
•İhtilal, siyasi lehçemize 89’ dan sonra girer. Fransa’ daki faciayı uzaktan seyreden cetlerimiz yarı şaşkın, yarı sevinçlidirler. Üçüncü Selim’ in sır katibi Ahmet Efendi, Ruzname’ sinde (10 Ocak 1792) şöyle yazar: “Hemen Hazret-i Hak, Françe ihtilalini, misal-, maraz-ı frenk, hain-i Devlet-i aliye olanlara dahi sirayet ettürüb ve çok zaman birbirlerine düşürüb Devlet-i aliye’ ye hayırlı neticeler müyesser eyleye. Amin!” Görülüyor ki ihtilalin ilk hatırlattığı yine Fransız menşe’ li olan frengi hastalığı. Bu benzetmeyi sonraki Osmanlı yazarlarında da bulacağız….Osmanlı Devlet adamına göre, ihtilal bir fitne ve fesat ateşidir. Bir kaç yıl evvel Fransa’ da patlak vermiş, dört bir yana kötülük kıvılcımları saçmıştır. Ama çoktandır körüklenen bir yangın bu. “Voltaire ve Rousseau denmekle marif ve meşhur olan zındıkların” ve “onlar misillü dehrilerin haşa sümme haşa” Allah’ a ve peygambere dil uzatmak, her türlü mukaddesatı yok etmek, müsavat ve cumhuriyeti ilan eylemek için karaladıkları eserler çoluk-çocuk arasında rağbet bulmuş; dinsizlik ve fesat, firengi illeti gibi yayılmış…
•İnkilab’ ı geniş bir okuyucu kütlesine tanıtan Ahmet Midhat Efendi olmuştur. Efendi’ ye göre, Abdülhamit devri bir inkılaplar devridir. “Tarih medeniyetin tercüme-i halidir.” Bu inkılap devri ise “tarih-i Osmani’ nin en mühim ve azametli bir sayfasıdır.”
•Yazarın şair olduğunu unutmayalım. Muhatabı da Binbir Gece Masalları’ na alışık oyuncular. Am bu şair, bir entelektüeldir de. Avrupa’ da yaşamış bir entelektüel. Şair, paletindeki boyaları cömertçe harcadıktan sonra entelektüel çıkar sahneye. Ve bütün bir asrın zihnini kurcalayan, anahtar suali tekrarlar: Ne yapmalı? Cevdet Paşa’ dan Tunuslu Hayreddin’ e, Sadık Rifat’ tan Ahmed Midhat’ a kadar bütün bir aydınlar kafilesinin ortak çilesi bu kördüğüm. Kemal, Batı’ nın zaaflarına gözlerini kapamış değildir. Başta sonof imtiyazları. Sonra borsa oyunları. Maziden kalma çağ dışı alışkanlıklar.. Ve madalyonun öbür yüzü: yolsulluk. İlim adamları endişe içindedir. Siyasi ahlak ve umumi terbiye öyle bozuldu ki “hazin bir fetret” in yani bir ihtilalin kopmasından korkuluyor. Kısaca, marifet ve servette görülen bu yükseliş, adalet ve ahlakın tereddisini önleyememektedir.
•Otorite ile hürriyet..politikayı özetleyen iki zıt mefhum. Çatışıyorlarsa, toplum rahatsızdır; aralarında ahenk kurulmuşsa, mutlu. Otoriteyi yıkmak, anarşiye yol açmaktır. Hürriyeti kaldırmak, toplumu bir veya birkaç kişinin sömürüsüne terk etmektir. Demek ki insanlar ne hürriyetten vazgeçebilirler, ne otoriteden. Ama bir hakikatı da unutmamalıyız: Hürriyetin tek desteği var: hak.. Otorite hem kuvvete dayanır, hem hileye. Yani hürriyet daima tehlikededir.